Çuval olayı sadece geçmeyen tezkerenin intikamı değil, aynı zamanda Türk ordusunun bütünüyle bölge dışına çıkarılmasıydı.
Ortadoğu, her gün yeni ittifakların ve düşmanlıkların başladığı bir yerdir. Dünkü dostuyla düşman olmak burada sıradanlaşmıştır. Türkiye Çelik Harekatı’nı yaparken Barzani ve Irak hükümeti ile işbirliği yapabildi çünkü Barzani ile Talabani arasında gerginlik hatta çatışma vardı.
O dönemde Özel Kuvvetler personeli Barzani gruplarıyla birlikte hareket ediyor ve saha istihbaratını doğrudan elde ediyordu. Bu uygulama Çelik Harekatıyla başlamıştı ve bir süre daha devam etti. Alınan bilgi Dohuk, Erbil, Süleymaniye, Zaho gibi çeşitli kentlerdeki irtibat merkezlerinde, eğer mümkünse teyit ediliyor, ondan sonra yurt içine gönderiliyordu. Bu uygulama 1996 yılı güzünde yapılan büyük operasyona kadar sürdü.
Türkmenleri Bıraktık Barzani’yi Dinledik
Elbette Türk devletinin geleneksel refleksi ve Türkmen politikasının askerler üzerinden yürütülüyor olması nedeniyle bölgedeki Türkmenlerle de güçlü ilişkilerimiz vardı ve bu faaliyette bize çok yardım ediyorlardı. Zaman içinde Ankara’da bir büro bile açmışlardı. Eğitilmeye ve onlardan daha fazla yardım alınmaya başlandı ama bunun yan etkileri de vardı. Barzani rahatsız oluyordu. Zaten ikili oynayan Barzani bu dönemde ABD ve PKK ile ilişkilerini güçlendirmeye başladı. Bölgedeki Kürt hareketinin doğasıydı bu, o sırada bölgede güçlü olan kimse ona boyun eğiyorlardı. Zaten Türkiye ile Türkmenlerin bölgede etkin olmasını istemiyorlardı.
Bu dönemden sonra Özel Kuvvetler ve Türkmenler sahadan çekildi. İstihbarat, para ve sağlanan bazı olanaklarla kazanılan Barzani unsurları tarafından getirilmeye başlandı. Bu da yönlendirilmiş bilgi demekti. Artık eskiden olduğu gibi PKK gruplarının yerlerini görmüyor, onlardan öğreniyorduk. PKK da bu istihbaratın verildiğini biliyordu. Bu istihbarattan sonra yapılan hava harekâtının sonuçlarını da aynı kaynaklardan öğreniyorduk: “şu kadar PKK’lı öldü” diyorlardı.
Özel Kuvvetler Binadan Çıkarılmadı
Buna rağmen, Apo’nun Türk devletinin elinde olmasının da yarattığı etkiyle başarılı operasyonlar yapılabildi. Her yıl kademeli olarak PKK’nın etkinliği kırıldı. 2002 yılına geldiğinde PKK’nın yapabildiği eylem sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu ve o yıl yalnızca 7 şehit vermiştik. Çünkü Irak’ın kuzeyindeki irtibat timlerimiz her ne kadar Barzani gruplarından kopsalar da şehirlerde faaliyetlerini sürdürebiliyorlardı.
2002 yılı Amerika’nın harekat hazırlıkları yaptığı ve bölgedeki etkinliğini arttırmaya başladığı yıldı. PKK ve Barzani üzerindeki kontrolü tamdı. AKP yıl sonunda iktidara gelmiş ve Tayyip Erdoğan, Bush’un Irak operasyonu için yardım teklifine “evet” demişti. Özel Kuvvetler’in bölgedeki etkinliği de azaltılıyordu. Söz gelimi çok önemli bir gelişme olmadıkça bölgedeki timlerin bulundukları binadan dışarı çıkmalarına bile izin verilmiyordu. Hatta ABD askerleri, Türk özel kuvvet mensuplarının dışarıda yanlarında silah taşımalarından bile rahatsız olduklarını ifade etmişlerdi. Henüz bununla ilgili bir ültimatom verilmemişti, ama sular ısınıyordu.
Çuvaldan Önce Gözaltına Alınan Askerlerimiz
2003 yılı başında ABD neredeyse bütün bölgede ağırlığını hissettiriyordu. 2003 yılı Mart ayında tezkere reddedilince ABD Özel Kuvvetleri güneye doğru harekatı Türkiye’den sızarak yapmaya başladı. Onların harekat yolu üzerinde bulunan Türk Özel Kuvvetleri’ne ait irtibat noktalarını da artık istemiyorlardı. Çünkü bu timler -ne kadar binaya hapsedilirse edilsin- ABD-PKK ilişkisinin kanıtlarına, gözlerinin önünde yaşandığı için ulaşıyorlardı. Bu birliklerimiz artık ABD ve ayrılıkçı Kürtler için tehdit olmuşlardı. Bölgede sürekli olarak askerlerimiz aleyhinde bir kampanya yürütülüyordu: “Bunlar burada Türk devleti kuracak…” ya da “Direnişçileri Amerikalılara ve Barzani yönetimine karşı kışkırtıyorlar”, vb…
Bu faaliyet çabuk sonuç verdi.
Türkiye’den Kerkük’e giden insani yardım konvoyuna koruma sağlayan özel kuvvet unsurumuz 22 Nisan 2003’te ABD askerleri tarafından gözaltına alındı ve sınır dışı edildi. İddia Türkmenlere silah dağıtmaktı. Önce bahaneyi yaratıyor, sonra da eyleme geçiyorlardı. Bu timin kafasına çuval geçirilip geçirilmediğini bilmiyoruz ama olay basına bile yansıtılmadı. Belki birçoğunuz da üzerinden 15 yıl geçtikten sonra bu yazıdan öğreniyor.
ABD Ültimatomu ve Özkök’ün Adeta Yalvaran Mektupları
Bu gerilimi görüşmek üzere 28 Nisan 2003’te CJSOTF-N (Birleşik Ortak özel Operasyon Görev Gücü-Kuzey) Komutanı Albay Charles Clevland ve yanındaki ABD’li Özel Kuvvetler personeli, Türk Özel Kuvvetler temsilcileri ile saat 07.15 itibariyle bir toplantı yaptı. Bu toplantıda Kuzey Irak’taki Türk askeri varlığı ve faaliyetleri ile ilgili ültimatom gibi taleplerde bulunuldu.
Bütün faaliyetlerin kendilerine bildirilmesini ve onaylamadıkları faaliyetlerin yapılmamasını istiyorlardı… Bütün personelin üniforma giymesini ve üzerlerinde tabanca dışında silah taşımamalarını… Irak’taki bütün Türk askerlerinin yerleri ve yaptıkları faaliyetler hakkında bilgi verilmesini… Bir daha yardım konvoylarına eskortluk yapılamayacağını… Bölgedeki bütün faaliyetlerden ABD birliklerinin sorumlu olduğunu ve buna benzer çok ağır taleplerini iletti. Bunlar talep değil, son derece buyurgan bir dille yazılan talimatlardı aslında. Heyetimizin başındaki albay, bu belgeyi imzalayarak aldı ve Türk Genelkurmayına iletti.
Ültimatomu alan Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök son derece edilgen bir dille 3 mektup yazdı. İkisi ABD Genelkurmay Başkanı’na biri de NATO Güneydoğu Avrupa Müttefik Kuvvetleri Komutanı Saceur jones’a yazılmıştı. Mealen, “aman bu küçük rütbeliler yüzünden ilişkimiz bozulmasın” diyordu. Yaptığı iyilikleri sayıp dökerek durumu yumuşatmaya çalışıyordu. ABD Özel Kuvvetlerinin Türk yasalarına aykırı bir şekilde Irak’a Türkiye’den girebilmesi için onları “irtibat elemanı” gibi gösterdiğini hatırlatıyordu. Türk Özel Kuvvetlerinin mevcudunu ve hakkındaki bilgileri ABD savunma bakanlığına belgeleriyle teslim ettiğini yazıyordu.
Bu iyilikler unutulmamalıydı. Zaten ABD Büyükelçisi onun için “Atlantikçilerin başı” demiyor muydu?
Türk Genelkurmay Başkanı’na bakın siz… “Çok korkuyorum ilişkimizin bozulmasından” diyordu.
Diğer mektuplarında da Amerikan askerlerinin başarısından ne kadar memnun olduğunu ve NATO şemsiyesi altında bölgedeki operasyonlara katılmak istediğini bildiriyordu. [1] ( Bundan bir ay kadar önce Tayyip Erdoğan’ın bir ABD radyosunda “kahraman Amerikan askerlerine duacı olduğunu” söyleyecek kadar netleşmiş tavrı devletin en tepesinin ne halde olduğunu gösteriyordu.)
“Türk Ordusu ABD’yi Desteklemedi”
Hilmi Özkök gibi düşünmeyen diğer komuta kademesinin de attıkları her adım izlenip kaydediliyordu.[2] Onlar, 1 Mart tezkeresinin suçlusuydular.
Paul Wolfowitz 2003 yılı Mayıs ayı içinde CNN-Türk televizyonunda M. Ali Birand ve Cengiz Çandar ile yaptığı söyleşide tezkerenin reddiyle ilgili olarak Türk Ordusunu suçladı. Bu suçlamaların Wolfovitz gibi bir ağızdan yapılması önemliydi: ”Türkiye’de bize destek olacağını düşündüğümüz, aramızdaki, ittifakın çok önemli ve geleneksel destekçisi olan… ordu, hangi nedenle olursa olsun, o önemli ve oynaması gereken liderlik konumuna tam olarak sahip çıkamadı. (…)ordunun söylemesi gereken bir şey vardı, “Amerika’yı desteklemek Türkiye’nin çıkarınadır” demeliydi.”
Çuval, 1 Mart’ın Bedeliydi
Türk Ordusu bu suçlarının bedelini ödemeliydi. Gururu kırılmalı, kendine güvenini, daha önemlisi ona güvenenlerin güvenlerini de kaybetmeliydi.
2003 yılı Mayıs-Haziran döneminde, Süleymaniye’de bulunan Türk timi ABD baskısıyla geri çekildi. İddia yine aynıydı: Türkmenlere silah dağıtmak.
Oysa bırakın silah dağıtmayı, tezkereden önce Türkmenlere verilen bazı sözler tutulamadığı için içlerindeki haber elemanlarından taraf değiştirip ve ABD’ye çalışmaya başlayanlar bile vardı. Bu bir neden olamazdı, açıkça bahane arıyorlardı.
Çekilen timin yerine o sırada Silopi’de bulunan başka bir tim gönderildi. Ama artık herkes çok temkinliydi ve bu timin ABD’lilerin hassasiyetine karşı Türk makamlarından sıkıca uyarılarak oraya gönderildiğini düşünmemiz için yeterince neden var. Ayrıca tim personelinden bazıları üzerindeki Yüksekova davası adıyla bilinen kumpasın baskısını da unutmamak gerek. Bu, daha da çekingen hareket etmesi demekti. (Yüksekova davasının ordu ve terörle mücadele üzerinde yarattığı olumsuz etkiler, bu davanın Hüseyin Oğuz, Esat Canan gibi aktörlerinin daha sonra Şemdinli ve Ergenekon kumpaslarında da etkin roller oynaması elbette başka bir yazı konusu. Burada önemli olan, düşmana karşı kılıç tutan elin sadece düşman ile değil, içerideki baskılarla da mücadele etmek zorunda bırakılmasıdır.)
İşte 4 Temmuz günü başlarına çuval geçirilen bu timdi. Ayrıntıların önemi yok. Kimine göre Amerikalılar binaya sanki bir şeyden kaçıyormuş gibi girdikleri için bizimkilerin şaşkınlığından faydalandı. Bazı kaynaklara göre ise ABD’liler tam bir bina operasyonu yaparak içeri girdiler, sağa sola ateş edip her şeyi ele geçirdiler (kriptolu iletişim cihazı, isim listeleri, vb). Zaten oradaki timin, görev tanımı bakımından ateş etmesi de pek mümkün değildi, vs…
Bunlar olayın oluş şekline ait önemsizleşen ayrıntılar. Talabani’nin oğlu mu planlamaya katıldı, Barzani’nin yeğeni mi videoya çekti, bunların artık önemi yoktu. Çünkü en önemli soruyu Türk milleti soruyordu: Türk askeri nasıl teslim olur?
Buna sebep olanlar “teslim olun” emrini veren komutanlar mıydı, oradaki timin hataları mıydı, bu artık bir tarih tartışmasıdır, ama şu gerçek değişmez: Çuvallandık. Bir başka gerçek ise Türk milli hafızasında oluşan ve yüzlerce yıl unutulmayacak olan öfke…
Hilmi Özkök ve Necdet Özel Edilgenliği
Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök bu olayla ilgili açıklama yaparken, oldukça sakin bir şekilde “çuval geçirmenin pratik bir uygulama” olduğunu söyledi. Abdullah Gül ise nota verilip verilmeyeceğini soran gazetecilere “bu müzik notası değil, büyük devletler özür dilemez” dedi.
Ama durun, Genelkurmay Başkanımızın ve hükümetimizin tamamen tepkisiz olduğunu söyleyerek haksızlık yapmayalım. Verdikleri bir tepki vardı ve eminim Amerika bundan çok korkmuştu. Ne yaptılar biliyor musunuz? Harp Okulu’ndan West Point’e öğrenci göndermeme kararı aldılar. Denilebilir ki, ABD ile ordumuz arasındaki ilişkinin başlangıcı 1947 yılı sayılabilir. O tarihten beri ikili anlaşmalarla ABD’deki askeri okullara ve kurslara olduğu gibi ABD Harp Akademisi’ne de öğrenci gönderiyorduk. Kafamıza çuval geçirilince bu uygulamayı durdurduk. Bir tür boykot yani… Ne tepki ama değil mi? Derseniz ki, bu ne kadar sürdü? Fazla değil, sadece 9 yıl, 2 Haziran 2012 günlü gazeteler bu uygulamanın yeniden başlatıldığını sevinçle haber verdiler…
Sadece West Point’le kalmadı. Yeni Genelkurmay Başkanı ilişkileri daha ileri aşamaya taşımaya kararlı görünüyordu. Necdet Özel, 10 Mayıs 2012’de 4 günlük bir ABD ziyareti yaptı. Gizli operasyonların karargâhı olan Washington-Langley’deki hava üssünü ve Key-West’deki donanma üssünü gezdirdiler. Bunlar ilginç ziyaretlerdi. Bundan bir süre sonra Türkiye-ABD Özel Kuvvetleri ortak tatbikat anlaşması yaptı.[3] Ki, aslına bakılırsa süresiz olan bu anlaşma daha yapılmadan önce ortak tatbikatlar yapılmaya başlanmıştı bile…[4]
Ne de kolay unutuvermiştik her şeyi.
Bu arada Türk ordusunun neredeyse bütün komuta kademesi hapsedildi, kozmik odalarına girildi, genel taarruz ve genel savunma planları Yunanistan’ın eline geçti. Bizim ahalinin gazı da Polat Alemdar filmleriyle alınıyordu. Açılım tam gaz sürerken ordu kışlalarına hapsedildi, PKK Türkiye sokaklarında diploma törenleri yaptı. Şehirler hendeklerle örüldü, TBMM kürsülerinden egemenliğimize meydan okundu.
Ama…
ABD Türkiye’nin Düşmanıdır
Ergenekon tertibi tutmadı, çöktü. Açılım yürümedi, bitti. FETÖ ve AKP arasında uyum sürmedi kavga çıktı, ittifaklar dağıldı, dostlar düşman oldu.
Bugün…
Türkiye, 24 Temmuz 2015’ten bu yana ABD’ye karşı, 15 Temmuz 2016’dan beri de Gladyo’ya nam-ı diğer FETÖ’ye karşı savaşıyor. ABD’nin bu bölgedeki müttefiki, 6 bin TIR silah ve malzeme dağıttığı PKK/PYD. Türkiye fiilen NATO’nun dışında ve düşmanı durumunda… Türkiye, Rusya ile yaptığı S-400 anlaşmasıyla ABD’nin uykularını kaçırıyor, ABD’nin kurmaya çalıştığı 2. İsrail koridoru İran ve Rusya’nın desteğiyle Türk ordusu tarafından bozuldu, ABD ve PYD kuvvetleri, Suriye’nin kuzeyinde ve Fırat’ın doğusunda tecrit edildi. Eğer bu politika esnemeden ve yön değiştirmeden korunabilirse Avrasya’da, Atlantik’e karşı yeni bir kuvvet doğuyor ve Türkiye burada kilit.
ABD’li Senatör Chris Van Hollen kongrenin meramına tercüman olarak sallıyor tehdidi: “Tayyip Erdoğan Putin ile ortaklığa doğru adımlar atmaya devam ederse, F-35’leri alamaz…”
Ama Tayyip Erdoğan bu ve benzeri tehditlere pabuç bırakarak ya da “denge politikası” saçmalığına kapılarak tarafını net belirlemezse, Avrasya’da oluşan bu güce kılavuzluk etmezse, silah arkadaşlığı yaptığı komşularına karşı doğru tutum almazsa… Herkes kendi yolunu hızla belirleyecektir, bunu ilerleyen zamanda göreceğiz.
Dikkat, dikkat…
Şimdi, Münbiç’te ABD ile geçici de olsa anlaşma yapan, Afrin’den birlik çekmeye ve orada da tıpkı Cerablus’ta olduğu gibi yerel yönetimler kurmaya çalışan, ABD’nin bu modeli Fırat’ın doğusuna da uygulama arzusunda olduğunu görmeyen AKP hükümetine ve Türk Milletine hatırlatmak istiyorum, bugün 4 Temmuz’dur. Bugün Türk Ordusu’nun bütün tarihi boyunca en büyük aşağılanmayı yaşadığı günün yıldönümüdür ve bugün Amerika ile ortak herhangi bir yapılamayacağının tekrar ve en öfkeli duygularla hatırlanacağı gündür.
[1] Wikileaks’ten aktaran: Vatan, 31 Mart 2011 ve B. Pehlivan-B. Terkoğlu, age, s:190-194.
[2] Aynı günlerde 1. Ordu tarafından İstanbul’da yapılan(5-7 Mart) bir plan semineri dinlenerek kayda alınmış, bu kayıtlar da seminerden hemen sonra o sırada Başbakan olan Abdullah Gül’e verilmişti. Orgeneral Ergin Saygun tutuklu olarak kaldığı hastane odasından “Kim kaydetti, nasıl dışarı çıkardı” diye soruyordu. (Ergin Saygun, Türk Ordusu’na Balyoz, Kaynak yayınları, s: 54) Şimdi orijinal kayıtlar üzerinde çok sayıda ekleme ve değişiklik yapılan bu seminer Balyoz davasının konusu.
[3] Akşam, 24 Kasım 2012
[4] Hürriyet 22 Aralık 2012



