HEP AYNI CİNAYET 

    2005 yılıydı… Türk Milleti, bölücülüğün hükümet eliyle siyasallaştırılmasına karşı yoğun tepki gösteriyordu. Derken Şemdinli tertibi düzenlendi. Bir anda PKK mazlum ve mağdur, TSK saldırgan ve katil ilan edildi. Oysa bunun bir CIA operasyonu olduğunu hepimiz biliyoruz. 

    2006-2007 yıllarıydı. Hükümete ve onun işbirlikçilerine karşı vatansever tepkiler her gün haber bültenlerinin konusu oluyordu. Derken Hrant Dink öldürüldü. 

    Suikasttan hemen sonra medyaya servis edilen haberlerde üç vurgu vardı, “katil beyaz bereli, milliyetçi ve kaçtı…” Milliyetçiler mahkûm edildi. Ama altından Cemaat çıktı. 

    Okullarda türban kullanılmasına karşı yükselen tepki hükümeti sallayacak noktaya gelmişti. Danıştay da bununla ilgili bir karar vermişti. Derken… Gladyo’nun tarikat evlerinde “Allah’ın askeri” olduğuna inandırılmış bir avukat, Danıştay binasını kana buladı… “Ulusalcılar yaptı” dediler, altından Cemaat-AKP ortaklığı çıktı.  

    Bugün itibarıyla, sadece öğretmenler değil, öğrenciler de türbanla okula giriyorlar. Yani tam da Tayyip Erdoğan’ın istediği gibi… 

    2007 yılıydı… Halkın tepkisi Cumhuriyet mitingleriyle meydanlara taşmıştı. Derken ortaya “ordu göreve” pankartı açan NATO örgütleri çıktı. Ergenekonlar Balyozlar çıktı. Milli sesler susturuldu, Türk Ordusu tasfiye edildi. Sonra “pardon” dediler. 

    Şimdi AKP bitmek üzere… Türkiye’yi bir sıkıyönetim devleti haline getirecek olan İç Güvenlik Yasası Meclis’ten geçirilmeye çalışılıyor. Halk kabul etmiyor. Bütün ülkede elektrik kesintileri yaşanıyor. Milyarlarca dolar zarar var. Ki, bu olay dünyanın her yerinde hükümet düşürür. Derken… 

    NATO’nun koynunda semirtilen bir örgüt çıkıyor meydana, bir savcıyı rehin alıp öldürüyor. Manşetlerde Tayyip Erdoğan, “şehit savcıya Kur’an okudu” diye veriliyor. 

    Ardından İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne saldırılıyor. Yetmez. Bir de AKP binası basılmalı, o da mağdur olmalı ki, bu sıkıyönetimin ne kadar gerekli olduğu anlaşılsın. Binayı basanlar Türk bayrağı üzerine Hz. Ali’nin kılıcı olan bir de sembol kullanıyorlar. İlk kez görülüyor. Milli olan ne varsa onu çağrıştırıyor. Böyle olmalı ki, Aleviler PKK cephesine itilsin, Türk bayrağı kötüyü temsil etsin. 

    Ve hiç birimiz Türkiye’yi teslim alan karanlığı tartışmıyoruz bile… 

    Şimdi ne olacak sanıyorsunuz?  

    Hep aynı cinayet işleniyor, görmüyor musunuz? 

    DARBE-ZER TÜRKÖNE 

    Tarih, 9 Ocak 2010… Cemaatin Ergenekon soruşturmasında tam gaz yürüdüğü ve Cemaat kalemlerinin de ekranlardan tehditler savurduğu dönem… Mümtazer Türköne “Ordu lağvedilmelidir” dedi. Program konuğu E. General Ramiz İlker: “İkinci Mahmut musunuz siz? Yarın sizi kim kurtaracak? Kim kurtardı yedi düvele karşı?” diye sorunca Türköne şöyle demişti: “Bu çeteler mi kurtaracak?” 

    Ve bugün… 

    Hükümet-Cemaat savaşı kızıştıkça Türköne bu kez de “ordu göreve” diye bağırıyor: “Demek ki sivil-asker devlet bürokrasisi kapıkulu düzeninden çıkacak, yeniden özgüven kazanacak ve sorumluluklarını yerine getirecek. (…)Toplumu, ekonomisi, siyasî kadroları ve devlet bürokrasisi sağduyuya uygun şekilde işbirliği içine girip otokrasiyi tasfiye edip yeni bir dönem başlatacak. Yeni aktörler bu grupların temsilcisi olacak.” 

    HAYALPEREST 

    Kılıçdaroğlu’na soruyorlar, “Bugün itibariyle hayaliniz nedir?” Bilinçaltı konuşuyor: “En büyük hayalim Başbakan olmak. Başbakan olursam özel hayatımda, yaşamımda elde ettiğim başarıları toplumsal olarak da Türkiye’ye yaşatmak istiyorum.” 

    Hayallerini söylerken ağzından çıkan ilk cümlede, “Türkiye’nin bölünmesini engelleyeceğim, Atatürk ilkelerini yeniden hayata geçireceğim, teröre son vereceğim” gibi şeyler yok. Oturmak istediği koltuk var. Kendi başarıları var, yani kendisi var… Diğerleri hep sonra geliyor, zevahiri kurtarmak için… 

    DEVLET YÖNETİYOR 

    Tarih, 6 Haziran 2006. Ergenekon-Balyoz davaları üzerinden yarattığı mağduriyetten neredeyse ağladığı bir dönem. AKP Grup toplantısında konuşuyordu. Hançeresini yırtarcasına bağırıyordu: “Beyler, ülke yönetiyoruz ülke, millet yönetiyoruz millet, oyuncak değil bu…” 

    Salonda bir stadyum havası, alkış kıyamet, tezahüratlar. 

    Tarih 31 Mart 2015. Bir büyük karanlığın 107. yıldönümü… Yönettiği devletin durumu tam olarak şöyle Balyoz davası çöktü, bütün sanıklar beraat etti. Türkiye, sırf yönetilemediğinden dolayı tam 12 saat boyunca karanlığa gömüldü milyarlarca dolar zarara uğradı. Bir savcı, NATO’nun koynunda beslenen bir terör örgütü tarafından odasında rehin alındı, görüntüleri dünyaya dağıtıldı ve öldürüldü. Kendisi de bu sırada yurt dışında AKP’nin seçim beyannamesinde “başkanlık” vurgusu var mı yok mu onun derdindeydi. Çünkü devleti yönetmeye devam etmek istiyor, hem de tek başına. 

    VAKA 

    Bütün Türkiye’de yaklaşık 12 saat elektrikler kesildi ve bunun yönetim zafiyetinden başka nedeni yok. Rezalet…  

    Enerji Bakanı Taner Yıldız durumu çok sayıda teknik kelime kullandığı ve vatandaşın anlayamayacağı cümlelerle açıklamaya çalışıyor: “frekans seviyelerini, gerilim salınımlarını gözlememesi ve lokalize etmesi” ya da “ENSO-E kapsamında senkron çalışma” filan… Çok da havalı cümleler. Dinleyende “bu adam bir şeyler biliyor” imajı yaratıyor. Ama konuşmasının sonunda kesintinin kesin nedenini soran gazeteciye şöyle diyor: “Vakayı okumaya çalışıyoruz…” Yani “bilmiyoruz” diyor.  

    Esas vaka da budur aslında. Biliyorum… Anlamını bile bilmedikleri, “konjonktör(ki, onu da konjektör diye söyler çoğu), stratejik, demokrasi” gibi havalı kelimeleri ağzından düşürmeyen bir yandaşlar takımı aynı yöntemle açıklamalar bulmaya çalışacak… Ve bazılarımız hala okumaya çalışacak…


    Oktay Yıldırım
    Karikatürler: Tuncay Batıbeki
    5 Nisan 2015’te Aydınlık-Satır Arasında Kalanlar sayfasında yayımlanmıştır.
    About Author

    admin

    Yorum yap

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir