UZMANLIK PROBLEMİ
Beni buraya Afrin’de yapılan Zeytin Dalı harekatı hakkında konuşmam için çağırdınız.
Televizyonlarda izlediğiniz “terör uzmanı” unvanlı adamlar gibi tuhaf askeri terimler kullanarak, aslında ne kadar zor bir mücadele verildiğini, bu işi başarmanın ne kadar zor olduğunu filan anlatmamı bekliyorsunuz…
Mesela şöyle söylüyorlar, “Bursiye tepesinden sonra Bafler’in alınması lazım, ama bizim Fırtına obüslerimizin menzili şu kadar olduğu için en fazla filanca tepeye kadar ilerleyebiliriz, oradan falanca vadiye inmek için de kıyıbaşı hedeflerinin alınması lazım…”
Halka bu kadar teknik ve gereksiz ve büyük oranda da gerçek durumla örtüşmeyen askeri detayların anlatılması, korku ve endişe yaratmaktan başka bir işe yaramıyor.
Geçenlerde TGB’li gençlerden biri bana gelip “kıyıbaşı” hedefi nedir?” dedi. Tv’de duymuş soruyor. Kıyıbaşı hedefi kavramının çıkarma harekâtları ile ilgili teknik bir terim olduğunu, Afrin için ise benzetme yöntemiyle kullanıldığını ama durumu izah etmekten uzak olduğunu anlatmaya çalıştım… Başka bir gün Tv’deki bir uzman diyordu ki: “Türkiye etki odaklı muharebe yapıyor, yani bölgedeki diğer ülkeleri kendisiyle işbirliği yapmak için etkilemeye çalışıyor…”
Küçük dilimi yutayazdım. Neresini düzelteceğimi bilemedim. Yazdım köşemde, ama bu tip adamların ekranları işgal etmesine engel olunamıyor… Halkın ihtiyacı olan bu teknik terimlerle dolu malumatları dinlemek değil, zaten kimse bundan bir şey de anlamaz, asıl bilinmesi gereken bu savaşın nedenleri ve taraflarıdır.
Yakup Şevki Paşa’nın, ölen katırlarla ilgili tahkikat yapmak için görevlendirdiği heyetin, anlaşılmaz tıbbi terimlerle yazdıkları raporun altına düştüğü not tam da bugün içindir: “Baytar efendi istilah-I fenniyen başında paralansın. Katır niye öldü onu anlat…”
Hayır…
Ben o terör uzmanlarından biri değilim…
Ve size bilmeniz gerekenden başkasını anlatmayacağım. Sadece katırın niye öldüğünü konuşacağız…
AFRİN HAREKÂTI NEDEN YAPILIYOR
Öncelikle Afrin Harekâtının neden yapıldığını anlamalıyız.
24 Temmuz 2015 Türkiye ile ABD arasında ilk silahlı ihtilafın, hatta daha açıkçası savaşın başladığı tarihtir.
Bu tarihten önce ABD, güneyimizde oluşturduğu bir koridorda, sözde Kürt devleti ama aslında bir ikinci İsrail kurmak üzereydi.
IŞİD’in, aslında ABD’nin bir piyonu olduğunu, onu bir hastalık olarak kullanıp, ilaç olarak da PYD/PKK’yı dünya kamuoyuna kabul ettirmeye çalıştığını biz daha o günlerde yazıyor, anlatıyorduk. Önce Irak’ta Barzani’nin kontrol altında tuttuğu bölgeleri genişletti, daha sonra da Suriye’ye girip burada da PYD/PKK’ya alan açtı. IŞİD koridor planında bulunan ama etnik olarak Kürt olmayan bölgeleri alıyor, bir çatışma tiyatrosuyla Barzani ya da PYD’ye devrediyordu.
Kürt yönetimi, terör örgütü IŞİD ile devam eden savaşla birlikte petrol zengini Kerkük ile Kerkük’e bağlı bölgeler, Musul’un Mahmur, Sincar, Telafer, Tilkef ilçeleri ve Güver, Sinun, Zummar, Rabia nahiyelerini, güneyde Selahaddin’e bağlı Tuzhurmatu ilçesini, Diyala’ya bağlı Hanekin, Celavle ve Sadiye’yi de kontrolü altına aldı.
Suriye’de ise PYD, nüfusunun sadece %20-25’i Kürt olan bütün Kuzey Suriye’yi ele geçirmiş oldu. IŞİD tiyatrosunun en iyi kurgulandığı Ayn-El Arab, ya da bilinen uydurma adıyla Kobane, o zaman kadar aralarında hakimiyet mücadelesi bulunan Barzani ve PYD’nin ortaklığını da sağladı. Hatırlarsanız CIA peşmergeleri Türk vatanını bölmek için oynanan bu tiyatroya, Türkiye topraklarından “Biji Obama” çığlıkları arasında geçerek katılmışlardı. Bugün sözde IŞİD ile savaş devam ederken ve IŞİD ile Nusra ya da ÖSO arasındaki geçirgenlik bu denli fazla iken bile hala dokunulmayan, hatta bir tür koruma altında olan IŞİD bölgeleri var.
Birbiriyle birleşik olan Irak ve Suriye’nin kuzeyinin tam anlamıyla bir koridora dönüşmesi için tek şart artık Reyhanlı’nın da buraya katılmasıydı.
Aslında kendi kendisine yetecek kadar kaya gazı, petrol ve doğalgaz rezervine sahip olan ABD bu koridor sayesinde hem dünyanın en ucuz ve en kaliteli petrolünü alarak kendi rezervini korumuş olacak, hem de bölgeye bir kanser tümörü gibi yerleştirdiği bu kukla devlet sayesinde Batı Asya’yı hep kontrol altında tutacaktı…
Bu süreçte PKK saldırılarını arttırmış, NATO kalemleri halkta “analar ağlamasın, sınırımızda bir Kürt devletine razı olalım, şehit vermeyelim” algısı yaratmaya çalışıyorlar PKK da bu çabaya paralel olarak eylemlerini arttırıyordu. Sadece 24 Temmuz’dan önceki 16 günde 96 eylem yapılmıştı. Oranladığınızda, son birkaç ay içinde yüzlerce eylem oluyordu… Sokaklarda PKK dolaşıyor, asker operasyona çıkarılmıyor, karakolunda şehit ediliyordu.
PKK artık ABD’nin resmen silah verdiği kara gücü ve güneyimizde kurulması planlanan kukla devletin silahlı kuvvetiydi. Ama işler istediği gibi gitmiyordu.
Eğit-Donat işi tutmadı. 6 ayda belki 60-70 kişi kotarılabildi, onlar da ya ortadan kayboldu, ya da IŞİD ve El-Nusra’ya katıldı.
Suriye’nin kuzeyindeki Kürt koridorunu elde tutabilmek için daha önce nakledilen PKK militanları yetmeyince Kandil’de kalanlara sıra geldi. Ama Kandil göndermek istemedi, savaşın koşulları çok sertti ayrıca Kandil’de kalan kuvvetlerini de Suriye’ye indirince Irak’taki iktidar mücadelesini Barzani’ye terk etmiş olacaklardı. Reddettiler.
ABD Savunma Bakanı bunun üzerine Barzani ile el sıkıştı ve Kürdistan’ın temsilcisi olarak onu kabul ettiklerini ilan etti. Yani bir tercih yaptı. PKK’yı Suriye’ye geçmeye mecbur bırakmak için de Türkiye ile İncirlik Mutabakatını imzaladı. Barzani de Kandil’in ikmal yollarını kapattı. Böylece hem Türkiye IŞİD ile savaş cephesine çekilmiş olacaktı hem de bu anlaşmanın karşılığı olarak verdiği birkaç hedef istihbaratının vurulması sayesinde, Kandil ahalisi zorunlu olarak Suriye’ye taşınacaktı.
Ama… Türk Ordusu 24 Temmuz akşamı bu hesabı bozdu.
TÜRK-ABD SAVAŞI 24 TEMMUZ’DA BAŞLADI
Türkiye’nin elinde ABD’nin verdiğinden daha fazla hedef istihbaratı vardı. Bir gecede 700’den faza sorti yapıldı. İlerleyen günlerde de devam eden çok isabetli vuruşlarla ABD’nin Suriye’ye göndereceği PKK militanları telef oldu. ABD Savunma Bakanlığı’nın, “yapmayın, etmeyin, yanlış yerleri vuruyorsunuz” feryatları hala tazeliğini koruyor.
Bir de işin içine Rusya girmişti üstelik.
Türkiye bir yandan PKK’yı vururken diğer yandan Rusya’ya yaklaşmaya başlamış, NATO ve ABD’nin bütün tepkilerine rağmen Çin’den füze almaya çalışıyordu.
Herkes panikledi. ABD’nin Kobani’ye kaydıracağı silahlı güç telef oldu. PKK bütün planlarını değiştirmek zorunda kaldı. Ellerinde kalan az sayıda adamı, aslında daha sonrası için hazırladıkları Cizre ve Sur’a indirdiler. Yani zorunlu bir erken doğum oldu.
Dağ kadrosundan gelenlerin sayısı azdı. Şehirlerdeki YDGH yapılanması ile tamamladılar. Dağ kadrosundan bir kişi, yanına YDGH denilen çakal takımından 8-10 kişiyle bir grup oluyordu. Sur ve Cizre macerasına böyle başladılar.
Sonuç: Onları da kaybettiler. Hendeklere gömüldüler.
Ama daha önemlisi büyük kısmını silah zoruyla bir kısmını da kandırarak elde ettikleri halk desteğini kaybettiler.
ERKEN DOĞUM YAPAN ABD PLANLARI
ABD’nin büyük planı, iki aşamalı bir saldırıydı. Güneyde PKK ile güçlendirilen bir ikinci İsrail kurulurken, devlet içindeki FETÖ unsurları bunun yolunu açacaktı. Oysa kara gücünün telef edildiği yetmiyormuş gibi, devlet içindeki Gladyo yapılanması da tasfiye ediliyordu. 2016 başlarında Türk Ordusu bütün FETÖ müritlerini temizlemek için harekete geçince bir erken doğum da 15 Temmuz’da oldu. FETÖ ayaklandı fakat birkaç saatte ezildi. Dün içinden teğmen Atıflar çıkarıp Abdülhamit’in Şemsi Paşa’sını Manastır postanesinin önüne seren Teğmen Atıflar çıkaran ordu, bugün FETÖ’nün paşalarını yere seren Astsubay Ömerler çıkarmıştı.
Bu en ağır kayıplardan biriydi çünkü NATO’nun 1950’den beri Türk devleti içine yerleştirdiği Gladyo 12 saatte eziliyordu.
O gece İncirlik’teki ABD hava üssü karargahı bu kalkışmanın harekat merkezi idi… Türk devleti bunu bildiği için üssün elektriklerini kesmiş, halk etrafını çevirmişti…
İşte…
Tam da 15 Temmuz sonrasında, üstelik te ordu içindeki FETÖ kalıntılarıyla uğraşırken Türk Ordusu hızlı bir şekilde güneye, Suriye’de PYD kontrolündeki bölgeye yöneldi. Çünkü devlet aklı yeniden devreye girmiş ve asıl tehdidi tespit etmişti. Azez-Cerablus arasında kalan bölge Fırat Kalkanı harekatı ile Türk Ordusunun denetimine girince ABD’nin büyük koridor planı bütünüyle tarihe gömülmüş oldu. Artık koridorun ortasında Mehmetçik vardı.
İşte Afrin, bundan sonraki adımdı.
Afrin harekâtı ile PYD/PKK’nın en önemli üslenme ve eğitim merkezlerinin dağıtılması ve diğer unsurlarının da teslim olması amaçlanmaktadır.
Bu harekat Astana sürecinin bir sonucu olarak Rusya ve Suriye’nin işbirliği ile gerçekleşmiştir. Türk ordusu 4 bölgeden merkeze doğru ilerlemeye başlamış ve son derece hızlı ve başarılı bir şekilde birçok köy ve yerleşim birimini kontrol altına almıştır.
Türk Ordusu ABD ile savaştığının farkındadır. Sadece ele geçirilen silah ve teçhizat değil doğrudan ABD ordu personelinin ve CIA bağlantılı özel güvenlik şirketlerinin de PYD/PKK içinde çeşitli görevler yaptığı hem taraflarca hem de uluslararası kamuoyu tarafından bilinmektedir.
Türk Ordusu’nun harekâtı sırasında gerek Suriye ve gerekse Rusya’nın tutumu açıklamalardan ziyade eylemler ile değerlendirilmelidir. Her iki ülke de Türkiye’nin harekâtını kolaylaştıran bir tutum almışlardır. Bu bağlamda davranışlarla çelişen açıklamaları uluslararası hukuk usulü içinde değerlendirmek gerekmektedir.
ABD CEPHESİ
ABD bu savaşın kaybeden tarafıdır. Kurduğu bütün plan suya düşmüş, kullandığı bütün piyonlar yenilmiş, bu piyonlar eliyle kazandığı toprakların çok büyük bir kısmını da kaybetmiştir.
Bu aynı zamanda bir devlet politikasının da çöküşüdür. Donald Rumsfeld Savunma Bakanı olduktan bir gün sonra yerleşik ve gelenekçi denilebilecek Pentagon bürokrasisine, “yeri belli olmayan küresel teröre karşı, ne zaman biteceği belli olmayan küresel savaşı” kabul ettiremeyince onları “Sovyetlerin son burcu” diye niteleyip, “ilerlemenin önündeki tutucular, engeller” diye suçlamıştı. Bu suçlamadan bir gün sonra kulelere çarpan uzaklardan biri de Pentagona çarpmış, bu askeri bürokrasinin büyük kısmı telef olmuş, karargâhları yıkılmıştı. Bundan sonrası, bu yeni savaş konseptine göre yeniden yapılandırılan, küçültülüp özelleştirilen Pentagon’un yarattığı ve sizin bugün çöküşüne tanık olduğunuz yeni ABD politikasının öyküsüdür…
Klasik Pentagon bürokrasisinin devletten-devlete kurduğu ve örtülü faaliyetler bile olsa her iki devletin resmi bürokrasisi ile yürüttüğü ilişkiler dönemi, yerini devletten-örgüte ilişkilerin kurulduğu bir döneme evrilmişti.
Yeni Pentagon devlete bağlı olmakla birlikte, devlet olmayan örgütlerle ortaklık yapan bir yapıydı artık.
İşte bugün çöken aynı zamanda bu politikadır.
Uluslararası bir çete olan Neo-con’ların bu çöküşte son hamleleri, “bari elde kalanları kurtaralım” kabilinden, Kobani ve Derik arasında kalan ve ikisi stratejik olmak üzere toplam 7 üs kurdukları PYD bölgesini elde tutmaya çalışmaktır.
Bunun için Türk tarafını Suriye’nin federasyon olmasına ikna etmeleri gerekiyor. Havuç-sopa taktiği… Havuç, Suriye’de oluşturulacak bir Sünni bölgesini ÖSO üzerinden Türkiye’nin kontrolüne vermek. Sopa ise “ABD olmadan uçağını bile uçuramazsın, ayrıca PKK’ya daha çok destek veririz…”
ABD tarafının insan aklının sınırlarını zorlayan önerileri (isterseniz, PYD ile PKK’yı düşman ederiz) ise diplomasi düzeyi hakkında bir fikir vermektedir…
Eğer Suriye bölünürse, ABD şunları elde edecektir:
1. Sahada kaybettiği savaşın masasında yer alacak.
2. Dışında kaldığı Astana sürecini etkisizleştirmiş olacak.
3. Türkiye’yi Batı Asya’dan bir adım daha uzaklaştırmış ve NATO hudutlarını korumuş olacak.
4. Fiilen çökmüş olan BOP için orta vadede yeniden harekete geçirilmeye yarayacak bir modül oluşturmuş olacak.
5. Bölgesel bir güç oluşmasına karşı ve İsrail’in güvenliğini sağlamak için Ortadoğu’da sürekli olarak istikrarsızlık yaratacağı bir harekat merkezini elde tutmuş olacak…
Eğer Suriye bölünürse Türkiye’nin kayıpları:
1. NATO ve ABD esareti devam edecek.
2. Üretim ekonomisi kurulamayacak.
3. Bölgede silah arkadaşlığı yaptığı ülkelerle yeniden düşman olacak.
4. Suriye’den kısa süre sonra Türkiye etnik ve mezhepsel temelde bölünme tehlikesi ile karşı karşıya kalacak.
BÖLGE CEPHESİ
Suriye de kendi içinde tek parça değil. Orada da Türkiye gibi mezhepçi ve Amerikancı eksenler var. Ancak hükümeti yöneten Beşar Esad Suriye’nin birliğini sağlayan bir figür. ABD ile savaştığının ve bölgesel ittifakın öneminin farkında… Türkiye ile dostane ilişkiler kurmaya hazır, bunun için defalarca adım attı. Ama… Türkiye’nin ABD ile görüşmeleri, Türkiye’nin en yetkili ağızlarından yapılan özensiz ve bölgesel ittifakı önemsemeyen açıklamalar ve “denge politikası” adına gizli-tutanaksız görüşmeler yapılması, hem vicdanlı Türk kamuoyunda hem de bölge ülkelerinde Türkiye’nin güvenilirliği üzerinde olumsuz etki oluşmasına Türkiyesiz çözümleri de masada tutmalarına neden olmaktadır.
Rusya’nın hala federatif bir çözümü de olasılıklar arasında görmesi, İran’ın Türkiye konusundaki tedirginliği ve Suriye’nin Afrin’e birlik yönlendirmesi bu kapsamda okunmalıdır.
Zeytin Dalı Harekatı başarılı olmuştur. PYD/PKK Türk Ordusu tarafından ezilmek ya da Esad’ın koşullarını kabul etmek arasında kalmıştır. Bu bakımdan Suriye’nin Afrin’e yönelmesi Türk Ordusu’nun başarısını gösteriyor. Ancak Türk tarafının bir türlü netleştirmediği tutumu da Suriye’nin karşılaşmayı öngördüğü olası risklere karşı tedbirler almasına neden olmaktadır. Suriye ordusunun Afrin’e yönelmesinin bir başka okumasını da bu açıdan yapmak mümkündür. Böylece burada ÖSO kontrolünde bir Sünni bölge kurulmasına engel olarak ABD’nin oldubittisine de engel olmayı planlamaktadır. Bir diğer yönüyle ise Türk Ordusu’nun önünde ezilmekten kurtulacak olan PYD’yi yeniden denetimine alabilecektir.
TÜRKİYE CEPHESİ, OLASILIKLAR VE MECBURİYETLER
Büyük stratejist Carl Clausewitz “savaşın, politikanın farklı araçlarla (silahlarla) sürdürülmesi” olduğunu söylemişti. Ama bir de Savaşın doğası vardı. Savaşın doğası da savaşın başlama nedenlerini ve nasıl biteceğini belirleyen çok önemli bir unsurdu.
Bu savaş, bölge ülkelerinin ABD emperyalizmin kışkırttığı vahşi radikalizme karşı verdiği bir hukuk savaşıdır… Her ne kadar kendi aralarında tarihe ya da coğrafyaya dayalı çeşitli çıkar uyuşmazlıkları olsa da, ortak düşmanın tehdidi karşısında birlikte hareket etmek zorunda oluşları bu savaşın doğasından kaynaklanan etkidir.
Savaşın sonunu da bu belirleyecektir.
ABD’nin zorladığı federasyon olasılığı da tarafların mezhepsel ya da politik kökenli uyuşmazlıkları da bölgesel birliğin oluşmasını engeleyemeyecektir. Çünkü ABD ile Türkiye-Suriye-Irak ve İran arasındaki antagonizma (uzlaşmaz çelişki) bölge ülkelerinin, egemenliğine, zenginliklerine, devlet düzenlerine, kısca varlığına saldırılmasından kaynaklanmaktadır.
Bu bağlamda Suriye ile Türkiye arasında doğrudan ilişki kurulması kaçınılmazdır.
Özellikle Suriye ordusu Afrin’e yürümeye başladıktan sonra, sahada olası bir karşılaşmanın önlenmesi ve bu karşılaşmanın bölgeyi saracak yeni bir savaşın kıvılcımı olmaması için bu kaçınılmazdır.
Türkiye’nin duruşu bölgesel birliği ve onun içindeki yerini belirleyecek, diğer ülkelerin politikalarını da kendi çıkarlarına göre şekillendirecektir. Türkiye’yi yönetenlerin bu bilinçle hareket etmesi yaşamsal bir zorunluluktur.
İÇ CEPHE
Bu koşullar altında en önemli bölge iç cephedir.
Türkiye bir yandan varlığına yönelen ABD tehdidi ile savaşırken diğer yandan yine ABD tarafından 50 yıldır devlete sızdırılan Gladyo ve PKK ile savaşmaktadır.
Basın, birkaç istisna hariç büyük oranda ABD kontrolündedir. Hükümete yakın gibi görünenler bile hükümeti ABD politikaları doğrultusunda yönlendirecek başlıklar ve yorumlarla çıkmaktadır.
Bu bir vatan savaşıdır. Bunu anlamak için uzman olmaya gerek yok. Ama olaylara “Türkiye için faydalı mı, zararlı mı” penceresinden bakmak yerine, “Tayyip Erdoğan için faydalı mı, zararlı mı” penceresinden bakmak iç cepheye darbe vurmaktır.
Bu savaşı emperyalizme karşı vermek yerine mezhep ayrılıklarını öne çıkarmak iç cepheye darbe vurmaktır.
Türk askerinin harekatına zarar verecek yayınlar yapmak, iç cepheye vurulan darbedir.
Milletin birliğe en muhtaç olduğu bugünlerde “TBB gibi meslek odalarının isimlerini değiştirmeye ve toplumu bölmeye çalışmak, iç cepheye vurulan darbedir.
Türk Ordusuna vurulan en büyük darbe olan Ergenekon ve Balyoz gibi FETÖ-CIA kumpaslarına sahip çıkmak, orduyu kin duygularıyla hedefe koymak iç cepheye vurulan darbedir.
Unutulmamalıdır, iç cephe çökerse, savaş kaybedilir. Ve bütün bedelleri kaybeden öder…
