ONUNCU KÖYDEN SESLENİYORUM
Bu memleketi gırtlağına kadar borca batıran, bankasını, tarlasını, fabrikasını yabancılara satan, FETÖ’ye kol kanat geren Ali Babacan çıkmış, Ergenekon-Balyoz sanıklarına ‘’FETÖ’nün bulandırdığı suda temizlenemezler’’ diyor.
O suyu çamura dönüştürüp tertemiz insanlara atmak için FETÖ ile el ele veren, onların her hukuksuzluğunu destekleyen sen değil miydin?
Daha dün ‘’Laiklik elden gidiyor’’ diyen Kılıçdaroğlu , bugün ”laiklik tehlikede diyemem” deyip bir yanına bunu almış, diğer yanına, Alpaslan Kuytul’a destek veren, sırtında hala Madımak’ın vebalini taşıyan Karamolla’yı… Kendisi de FETÖ’nün 28 Şubat kumpasına destek oluyor. Tuncay Özkan çıkmış, PKK’nın sesi Selahattin Demirtaş’ı güzelliyor. Altı muhalefet bileşeninin, biri bile ayaklarını bu memleket toprağına basmıyor.
Memlekette tarım çökmüş, her beş çiftçiden dördü ekip biçmeyi bırakmış, tarım Bakanı Afrika’nın güneyindeki bakir bölgelerde üretim yapmaktan söz ediyor.
Ekonomi Bakanı, milletin yaşadığı ağır ekonomik buhranı, ‘’ezan susmayacak, bayrak inmeyecek’’ diye açıklıyor.
Millet neredeyse aç, Cumhurbaşkanı çıkmış ‘’pahalılık var, ama ürünlere erişim de var’’ diyor.
Her günümüz saçma sapan Diyanet fetvalarıyla başlıyor.
Şehirler, üniversiteler, radikal dinci Suriyeli kaçkınların işgali altında.
Montrö’nün önemini açıkladıkları için, Mavi Vatan’ın isim babası Cem Gürdeniz ve 103 amiral mahkeme kapılarında.
Amerikalıların sevdiği, ekonomi profesörü, artık sayıları bir elin parmaklarını bile geçmeyen, ayaklarını bu topraklara basan, birkaç erbab-ı sanattan biri olan Kıraç’a ‘’sen de kimsin’’ diye saldırıyor.
Her kanalda, kendilerine ‘’savaş/strateji ya da güvenlik politikaları uzmanları’’ diyen, insana aklını kaçırtacak laflar edebilen tipler kol geziyor. Gerçekten bilen de var, karnından konuşan da… İş o kadar popüler hale geldi ki, üniversite profesörü Karadeniz’e salınmış mayınlar hakkında SAS komandosu edasıyla yorum yapabiliyor.
Filanca hırsızın akçalı işlerine aracılık eden gazeteciler hala gazeteci, uçağında, otelinde çöplenen askerler, bürokratlar, politikacılar hala muteber.
Ortalık gerçekle akıl ve ahlak bağını yitirmiş tiplerle dolu.
Ve ben, ahlaksız akıllıdan, delinin ahlakına sığınırım.
Geçenlerde Tahtacı köyünün meydanında bir arkadaşımla oturuyordum. Yanımıza yaklaşan tuhaf giyimli orta yaşlı adamı gösterdi ve ‘’bu da bizim köyün delisi’’ dedi, ‘’varsa bir paket sigara ver, sevinir.’’
Adam gayet saygılı bir şekilde selamını verdi, ‘’oturur musun’’ deyip sandalyeyi gösterdim, ‘’sağol abi’’ dedi oturdu. Hal hatırdan sonra ‘’sigara içer misin’’ dedim ve cebimdeki paketi uzattım, alsaydı ‘’sende kalsın’’ diyecektim, ama almadı. Gömleğinin cebinden, bir ufak poşetin içindeki sarma sigaraları çıkarıp, kuzey Ege şivesinin neredeyse en hızlı söylenişiyle ‘’sigaram var abi, ihtiyacım yok sağol’’ dedi. Biraz daha oturdu ve kalkıp, selamlaşarak uzaklaştı.
‘’ O paketi de alayım, bu bittikten sonra onu içerim’’ ya da ‘’fazlası göz çıkarmaz, adam veriyor işte’’ diye düşünüp verdiğim sigarayı almadı. Sordum, ‘’sadece sigarası yoksa alır’’ dedi arkadaşım.
Dedim ‘’köyün delisi diyorsunuz, ama şu adamın ahlakına bakın, memleket bunu kaybetti.’’
Uzun zaman olmuştu, memleketin ahvaline dair bir şeyler yazmayalı, yazamayalı.
Bir buçuk yıldan fazla.
Olmadı işte, burnumuzun kemiğini sızlatan, içimizi yakan bir dolu olay için, iki satır yazacak bir mecra bulamadık.
En çok sansür gördüğünden yakınan dostlar vardı, kapılarını bile açmadılar. Omuz verdiğimiz, ‘’bu cesur adamdır’’ dediğimiz arkadaşlarımız vardı, yorumlarımızdan çekindiler, yine de sağolsunlar bunu açıkça söyledikleri için. Aydın sandıklarımız vardı sonra, mürit/taraftar/yandaş çıktılar.
İnsan bu kadar yanılır mı demeyin, yanılır da umarım bu yanılgılar bir ders olur kendi payıma.
Şimdi yazı arşivini siteye yüklerken fark ettim, Rusya’nın Sivastopol Limanı’nı ve Kırımı alıp, Ukrayna’ya gireceğini ta 2009 Ocak’ında yazmışız da bu insan konusunda hep yanılmışız işte…
Neyse, hepsine teşekkür borçluyum ki, onlar sayesinde onuncu köyün olmadığını öğrenip, kendi köyümü kurdum.
Bu köyün muhtarı yok, genel yayın yönetmeni, başkanı, sekreteri, müdürü yok, patronu, abisi yok, bir tek delisi var, o da her fırsatta çıkacak köyün üzerindeki o en yüksek tepeye ve seslenecek size. Üç kişi mi okur, beş kişi mi dinler diye bakmadan.
Öyle alıştık çünkü.
Henüz görevinin başında bugünkünden daha genç ve daha idealist bir astsubay olduğum zamanlardı. Cuma günleri mesai servisine binmez, kendi arabamla giderdim kışlaya. Akşam da mesai bitince eve dönmez, kışlada kalırdım.
Askerlerimi gazinoda toplar, Nutuk’tan önceki hafta nerede kaldıysak sonrasını okur ve üzerine konuşurduk.
Yaklaşık iki saat sürerdi bu ve ben gece geç vakit evime dönerdim.
Arkadaşlarım bana, ‘’deli misin sen, devlet benzin paranı mı verecek, aferin mi diyecek, ne diye kendi kendine iş çıkarıyorsun’’ derlerdi. Ben de ‘’bu bölük yaklaşık 200 kişi ve ben birine bile dokunabilirsem değer’’ derdim.
Yıllar sonra beni arıyorlar, birine değil, çoğuna dokunmuşuz, ne mutlu.
Bir dergide, gazetede yazarken ya da televizyon da konuşurken de hep aynısını düşündüm, şimdi de aynısını düşünüyorum.
Bir ise bir, üç ise üç. Ne mutlu bana.
Denizci değilim, ama Mavi Vatan’a ve onu savunanlara selam çakmak için onların diliyle başlayalım, vira bismillah.
Oktay Yıldırım
Onuncu Köy



