AKP AVUNTULARI 

    Bu hafta AKP’li bir eski belediye başkanı ile konuştum. Ona ülkenin ekonomik durumunun ne kadar kötüye gittiğini anlatmaya çalıştım ama onun başka bir öyküsü vardı. AKP Genel Merkezi’nde yaptıkları toplantıyı anlattı. Milletvekilleri onlara ülkenin ne kadar zengin olduğunu anlatmış. İMF’ye bile borç vermek istiyoruz, dünyanın birçok ülkesine para yardımı yapıyoruz filan demişler. Adamakıllı inanmış bu da… Gelmiş bize anlatıyor. 

    Ve onlar bu masalları dinlerken… İşsizlik oranı yüzde 10.9 oldu. Son 4 aydır 3 milyonun üzerindeki resmi işsiz sayısı, kriz yılı olan 2009 ile aynı düzeyde. Gerçek işsizlik rakamı ise 6.6 milyon ile Ankara’nın nüfusunu geçti. Gençlerde yüzde 20’yi aştı… 

    Borç verme meselesine gelince… 2002’de 6,5 milyar lira olan tüketici kredisi ve kredi kartı borç tutarı, 11 yılda 52 kat arttı ve 2013’te 330 milyar TL’ye çıktı. Bugün yaklaşık 450 milyar TL.  

    Türkiye’nin 2007-2013 büyümesi yüzde 3,5 ama AKP’nin “borç vereceğiz” dediği gelişmekte olan diğer ülkelerin büyüme ortalaması yüzde 5,9. 

    Ayranın yok içmeye…  

    BORAN DENİZ SORUYOR


    Benim manevi oğlum, Boran Deniz… İlkokul üçüncü sınıf öğrencisi… Annesi bugün hoşaf pişirmiş. Çünkü sınıf Nalân öğretmen, Çanakkale şehitlerinin taarruzdan önce yedikleri yemeği öğrencilerin de yemesini istemiş. Böylece çocukların, orada yaşanan zorlukları daha kolay anlayabileceklerini düşünerek annelerine bu tavsiyede bulunmuş. 

    Boran Deniz akşam eve gelip hoşafı görünce çok sinirlenip sofrayı terk etmiş. Hoşaf sevmiyor çünkü… Annesi, “Oğlum dedelerimiz biz hoşaf yemeyiz deyip geri çekilselerdi bu vatanı kim savunacaktı” deyince, Boran sormuş: “Orada canlarını verenler bize bu vatanı savunun dedi, hoşaf yiyin demedi. Atatürk’ün bununla ilgili bir tek sözünü göster, o hoşafı hemen yiyeyim. Söyle var mı?” 

    Telefonum çaldı. Annesi, “bir soruya cevap vermen gerek” diyerek durumu anlattı. Yorgundum, uçtu gitti, moralim yenilendi, gururlandım, içim coşkuyla doldu… 

    Çocuk, şekli değil, özü kavramış. Ders veriyor bize… Ona dedim ki, “Seninle gurur duyuyorum oğlum. Haklısın. Hoşaf yiyin demediler. Konu hoşaf değil zaten, katlanılan bütün zorluklar. Hoşaf bir sembol. Onlar, yerlerde yattılar, üzerlerine yağmurlar yağdı, yaralarını sarmaya bez bile bulamadıkları oldu. Bazen yemek de bulamadılar. Ve orada savaşanların içinde senin gibi hoşaf sevmeyenler de vardı. Ama yemek zorundaydılar. Çünkü başka yemekleri yoktu. Yemeseler güçsüz düşerler ve vatanı savunamazlardı. Daha iyi savaşabilmek için, o hoşafı hiç sevmeyenler bile yedi. Sonra da senin yaşaman için hayatlarını verdiler. Eğer o hiç sevmediğin hoşaftan bir kaşık alırsan vatanı için ölenlerin ne zorluklara katlandığını en iyi sen anlarsın.” 

    Boran Deniz, telefonu bıraktı, koştu gitti hoşafın başına, oturdu ve hiç sevmediği o hoşafı yedi. Bu çocuğu yetiştiren Nalân öğretmenlerin önünde saygıyla eğiliyorum. Çok sevinçliyim. Düşman, Seyyit Rızalarını, Şeyh Saitlerini hatta zırhlılarını da alsın gelsin… Evlatlarımız yetişiyor. İşin özünü daha hayatlarının başında kavramış bir fedailer kuşağı geliyor… 

    GÖNÜLLÜ KULLUK 

    Yandaş gazetenin haberi şöyle başlıyor: “Cumhurbaşkanı devreye girdi, yeni işitme cihazı alındı.” 

    Yani… “Allah başımızdan eksik etmesin bir çocuk onun sayesinde işitme cihazına kavuştu.” Çünkü ortada devlet yok, bir sultan var. Her şey onun iradesiyle olur, o verir ya da vermez. 

    Ya ona ulaşma imkânı olmayanlar? Onlar ne yapacak? Umutla bekleyecek, ulaşmaya çalışacak. “Ah bir gelse” diye dualar edecek ellerlini açıp. Hem de sadece insan olmasından kaynaklanan bir hakkına kavuşabilmek için… Vatandaş ile kul arasındaki fark budur işte. Kula veren bir güç vardır ama vatandaşın kimseden istemesine gerek yoktur. 

    Türk milletine önerdikleri ve özendirdikleri vatandaşlık değil kula kulluktur. Hem de gönüllü kulluk…  

    JANDARMA JANDARMA 

    Bundan tam 107 yıl öncesiydi. İttihat ve Terakki, Türk Ordusunun, sultanın değil milletin ordusu olduğunu dosta düşmana göstermek için bir düzenleme yaptı. Bundan sonra askerler resmigeçitlerde sultanın sancağından önce, kendi Alay sancaklarını selamlayacaklardı. Böylece sultan, asıl sadakat sembolü olmaktan çıkarılmıştı. 

    1909’da gericiliğin başını ezen, 1913’te Edirne’yi satanları deviren ve Edirne’yi geri alan, Çanakkale zaferini kazanan, milli mücadeleyi veren, devrimlerin bekçisi olan hep aynı ordu ve aynı fikirdi. Sultanın değil, milletin ordusu olmak… Çünkü milletin hukuku ve onuru başka bir orduyla savunulamazdı. 

    Ve jandarma’nın İçişleri’ne devriyle birlikte sultan geri döndü. Üstelik bu kez ordunun bağlılığı sultana bile değil onun valilerine gösterilecek.  

    Demek ki, bundan sonra müdafaa-i hukuk milletin sırtındadır. 

    Oktay Yıldırım

    Karikatürler: Tuncay Batıbeki

    22 Mart 2015’te Aydınlık-satır Arasında Kalanlar sayfasında yayımlanmıştır.

    About Author

    admin

    Yorum yap

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir