İlk mezun olduğu birkaç yıl içinde yaptığı takım ve bölük komutanlığı dışında kıta görmedi. Kurmay oldu, hızla albaylığa yükseldi. Hep karargâhlarda çalıştı. Gel zaman git zaman, önemli bir görev verildi buna. En büyük sınır ötesi operasyona katılan alaylardan birinin komutanı olmuştu.
Harekâtın komutanı ise, hayatı komando birliklerinde geçmiş, komandolar arasında çok saygı duyulan bir generaldi. Tam bir savaşçıydı. Bir ara, alaylardan birinin diğer birliklerle beraber safha hattına ulaşmadığını öğrendi.
Hemen sordu: “Neredesiniz?”
Alay, teröristlerin kontrolündeki bir köyün karşısında çakılıp kalmıştı. Komutanın sorusunu “ateş ediyorlar” diye cevapladı albay…
Bir an durakladı komutan. Helikopter istedi, alayın olduğu yere indi. Emir komutayı aldı, teröristlere gereken cevabı verdi, köyde kontrolü sağladı ve birliği hareket ettirdi. Sonra Alayın emir komutasını başka bir subaya verip, o albayı da helikoptere atıp götürdü.
O albay general oldu, sonra mürit savcıların operasyonlarıyla önündeki herkes birer birer hapsedilirken verdiği “demokrasi” mesajlarıyla, iktidarın takdirini topladı. Ordunun en tepesine çıktı. Şehit cenazelerinde ağlıyordu. Kendisinden önceki komutan ve karargâhı olduğu gibi hapse atılırken çakılıp kalmış, olan biteni izliyordu. Tıpkı o köyde olduğu gibi. Bilmiyordu savaşmasını, çünkü hiç savaşmamıştı. Kumpas çöküp mürit savcılar içeri alınınca: “Vicdanım sızlıyor” dedi… Ağlaması ve sızlanması kaldı akılda…
Başka bir albay… Bu da havacı… O şehre geldiğinde belediye başkanı ve iktidardaki dinci partinin ileri gelenleri tarafından sevinçle karşılandı: “İşte nihayet, alnı secdeye değen bir albay gelmişti.” Yere göğe koyamıyorlardı. Bütün herkesin albaylıktan emekli olmasını beklediği havacı, bu siyasi destekle yükseldi. Orgeneral oldu. Sonra memleketi bir iç savaşa sokmak için ayaklanan üniformalı müritlerin başı olduğu anlaşıldı… İhaneti kaldı akılda…
Hayır canım, yanlış anladınız. Kimseyi kast etmiyorum. Bütün bunlar da Afrika’da bir ülkede yaşandı zaten…
Bizimle ne alakası var, derseniz. Belki ders olur diye yazdım. AKP hükümeti yeni kanun çıkardı. Bundan sonra kimin general olacağına Milli Savunma Bakanı karar verecekmiş.
Milli Savunma Bakanı, kimin generalliği hak ettiğini, kimin cesur kimin korkak olduğunu nereden bilecek derseniz. Adam matematik öğretmeni, gıda sektöründe de çalışmış. Ee daha ne olsun kardeşim?
DUVAR
Suriye hududunu iyi bilirim. Hudutların mayınlardan arındırılıp tarım alanı olarak halka açılması projesi vardı. Unutuldu şimdi. İşte o projenin ilk pilot uygulamasında, ilk mayın temizliğini yapan grubun komutanıydım.
Mayınlı saha yıllar içinde yağış ve toprak kaymasının etkisiyle kaymış, minik anti-personel mayınları yer değiştirmiş bazıları daha da hassaslaşmıştı. Yaklaşık 150 m. derinlikteki mayın tarlasının sonunda3x2’lik tel engeli, onun arkasında da beş sıralı üstüvane (helezonik tel) vardı. Hudut devriyeleri, termal kameralar, kara gözetleme radarları, sabit nöbetçiler ve zırhlı araçlar…
Bu koşullarda bile kaçakçılar ve terör örgütü elemanları “pasavan” adı verdikleri ve sadece kendilerinin bildiği geçitleri kullanarak sınırdan geçebiliyorlardı. Ama elbette bugünkü gibi kevgire dönmemişti hudutlar.
Zaman içinde o mayınların tamamı kaldırıldı. Hudutlar yolgeçen hanına döndü. Şimdi duvar örüyorlar hududu korumak için… Müteahhitlikten geldikleri için kafa böyle çalışıyor. Peki, olur mu? Yeter mi?
O sınırlar duvarla filan korunamaz. Sen duvar yaparsın, o tünel kazar. Bunun tek yolu vardır, komşu ülke ile doğru ilişki kurmak. Yoksa sınır kevgire dönmeye devam eder…
DİYARBAKIR
AKP, dini kullanarak geldi. Uyduruk toplu açılışlar, HDP ile açılım işbirliği derken işin altından rant çıktı. Birkaç ailenin zenginleştiği sürecin sonunda halk işsizlik ve yoksullukla baş başa kaldı.
HDP, özgürlük sömürüsüyle geldi, ama insanların yaşam özgürlüğünü yok etti. PKK terörü ilk bölge halkını hedef aldı. Kahvede ayağa kalkmadığı için kurşunlanan, gece kapısını açık bırakmadığı için evi yakılan, sokağında bomba yüklü araçlar patlatılan vatandaş, sürecin sonunda Mehmetçiğin sırtında çıktı ölüm sokaklarından.
İki partiye de büyük bir tepki var. Halk bir çıkış yolu arıyor. Ve Vatan Partisi’nin haberleri geliyor oralardan. İki parti arasında sıkışan, iki parti tarafından sömürülen vatandaş için bir umut, bir çıkış yolu… Bunları, Vatan Partisi Diyarbakır il merkezinden arayan kepçe operatörü bir okurum anlattı, “bizi yazar mısın” dedi, karikatürü bile tarif etti. “Bir yanda AKP’nin dozeri halkı sıkıştırırken, HDP’nin çukurları öldürürken, Vatan Partisi kepçeyle yeni bir yol açıyor” dedi… Kıramadım… Budur Diyarbakır’lı’nın hali pür melali…
MEHMETÇİĞİN GÜCÜ
TGB’li bir kızımız… Mehmetçiğe yazdığı mektubun bir kısmını aynen yayınlıyorum. Adını vermiyorum, çünkü hepsi evladım, hepsi kardeşim.
“Şerefli Türk Ordusu’nun Yiğit Askerleri,
Bir ülkenin iki silahı vardır, kılıcı ve kalemi. Yüzyıllardır Türk ordusu dünyanın en keskin kılıçlarından biridir. Çünkü bizler yeni doğan çocuklarımıza bile önce vatan sevgisini öğretiriz. Hepimiz en önce vatanımıza sevdalanırız. Sizlerin canı pahasına verdiği bu bağımsızlık mücadelesiyle gurur duyuyoruz. Ve sizin mücadelenize layık olabilmek, bu ülkenin keskin kalemlerinden olabilmek için çalışıyoruz. Bundan yıllar sonra içimizden başarılı avukatlar, diplomatlar, vatanını her şeyden önemli gören milletvekilleri çıkacak ve mücadelemizi sizlerin verdiği bu mücadeleyi unutmadan vereceğiz.
Bilmenizi isterim ki, sizler bizim için haber bültenlerinde geçtiği gibi sayılardan ibaret değilsiniz. Her biriniz bir ananın evladı, bizim de ağabeyimizsiniz.
Laik ve tam bağımsız Türkiye mücadelesinde hep yanınızda olacağız. Allah yolunuzu açık etsin.”
Mehmetçiğin ABD savunma bakanını şaşırtan gücü var ya… Onun kaynağı, arkasındaki bu millettir işte. Hep “varlığım Türk varlığına armağan olsun” deriz ya… O da budur İşte… Varlığım sana ve senin gibilere armağan olsun koca yürekli çocuk…
KİME GÖSTERİYORLAR
Anayasa oylamasında bazı AKP’li ve MHP’li vekiller, yasayı ve ahlakı hiçe sayıp oylarını gösteriyorlar.
O oyları, birbirlerine değil, başkanlık sistemini gündeme getirme görevini kimden aldılarsa ona gösteriyorlar. İşledikleri suçun farkında oldukları için de tutanaklara yazılmasına karşı çıkıyorlar. Buna da “demokrasi” diyorlar.
NASİHAT
Diyanet İşleri Başkanı topladı tarikat liderlerini ve onlara nasihat verdi: “Ticaret yapmayın, siyasete bulaşmayın…”
İşin ciddiyetsizliği bir yana, tarikatlar bunu ciddiye alacaklar mı?
1839’daki Nizip savaşında II. Mahmut’un ordusunun büyük kısmı, Mısır Ordusu’na geçti. Çünkü ordu içindeki dervişler, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın, Osmanlı sultanından daha yüksek bir Müslüman olduğunu yaydılar. İnandı asker.
Yarın bir tarikat, “bizim şeyhimiz bu Diyanet İşleri Başkanı’ndan daha Müslüman” demeye başlarsa, ben hiç şaşırmayacağım. Belki Diyanet İşleri başkanı da şaşırmayacak, ama çok geç olacak… Atatürk, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı, Şer-iye ve Evkaf Vekaletinin yerine kurdu. Laik cumhuriyeti ve vatandaşın vicdanını din istismarından korusun diye… Tarikatlara kılavuzluk etsin diye değil…
15 Ocak 2017’de Aydınlık gazetesinde yayımlanmıştır.




