Moğol kasırgasını, Ayn Calud önlerinde durduran Baybars’ın ordusu onlarla aynı taktikleri kullanıyordu.  

    Ama Memlukler ilerleyen zamanda hiç bir teknolojik gelişmeyi ve savaş taktiklerindeki yeniliği takip edip benimsemediler. Hızlı okçu-süvarilerden oluşan cesur bir ordu ve keskin kılıçların konuştuğu hilal biçimli taarruz taktiğinin her savaşı kazanacağını sanıyorlardı. 

    Ayn Calud’dan yaklaşık 250 yıl sonra toplara, tüfekli piyadeyi taşıyan mazgallı arabalara sahip Osmanlı ordusuna yenilip darmadağın olduklarında bile böyle düşünmeye devam ettiler…

    Arap tarihçi İbni Zabul, göre Kölemen reisi Kurtbey’in bu yenilgiden sonraki ağıtında bile at ve kılıçla savaşın erdeminden, savaşta gâvur yapısı tüfekleri kullanmanın utancından söz ettiğini anlatır. Daha sonra Napolyon ve Kavalalı’ya da aynı nedenle yenildiler. Onlar mertçe bulmasa da savaşı delikli demir kazanıyordu.

    Dünya harp tarihinden de çok örnekler verilebilir, verebilirim…

    Zaman, coğrafya ve siyaset değiştikçe savaş yöntemleri de değişir.

    IŞİD, Ortaçağ vahşetini bugünün teknolojisiyle şeytani bir savaş yöntemine dönüştürüyor. En kabul edilmez yöntemleri kullanıyor, küçük kızları canlı bomba yapıyor,  karpuzu, elmayı tuzaklıyor, stüdyolarda infaz ve işkence videoları çekip yayınlıyor. Ve en önemlisi, dini kullanarak taban kazanıyor.

    Buna karşı, mesela rehine kurtarma konusunda uzmanlaşmış, bina operasyonları ve sokak çatışmalarında deneyimli özel kuvvetlerden daha fazlası gerekli. Mesele bundan daha karmaşık, yenmek yetmez,  örgütlenmelerine, bizim çocuklarımızı, bize karşı bir silaha dönüştürmelerine engel olmak gerek.

    PKK da aynı merkezden aldığı derslerle hem eylem yöntemlerini hem de olanaklarını geliştiriyor. Şehirlerde klasik alışkanlıklarından farklı eylem yetenekleriyle örgütleniyor.

    Bir de dış tehditler var. ABD ordusunun mızrak ucu olarak kullandığı PYD… Ege’de Yunan tecavüzleri… Kıbrıs’ta yönetim kademelerine kadar sızmış ABD nüfuzundan destek bulan sözde çözüm dayatmaları…

    Türkiye dış tehditle savaşırken aynı anda birkaç farklı iç tehditle karşı karşıya kalabilir.

    Artık yeni, yepyeni yöntemlerden söz etmeliyiz.  Bildik muharebe etiğini bile yeniden konuşmalıyız. İstihbaratın nasıl yapılacağını,  bu savaşa karşı toplumsal direnişin nasıl inşa edileceğini, yeni nesil özel kuvvetleri, kısacası halkı, bizzat kendisini de işin içine katarak nasıl koruyacağımızı yeni baştan tartışmalıyız…

    Irak ordusunun bir askeri geleneği yoktu,  çünkü bu 70-80 yıllık devletlere özgü değildir. İlk orduları dağıldı, ülkeleri şimdilik üç parça, sonrasını kendileri de bilmiyor.

    Libya ordusu, çeşitli birliklerde homojen olarak bulunan aşiret ve tarikatların güçlü etkisi altındaydı.  Bu yüzden direnemediler ve şimdi ülkeleri de aşiretlerin kontrolünde, paramparça…

    Bu ağır ve yeni nesil saldırıya karşı bütünlüğünü korumayı başaran Mısır’da, Kavalalı’dan beri bir ordu geleneği vardı, ama yaşadıkları yıkıma direnmelerinin nedeni bu değildi. Kendilerine yönelen tehdide aynı şiddetle cevap verdiler. Askerlik hukukunda buna “misliyle mukabele” deniyor. Batı dünyasının çaldığı demokrasi tamamlarının sesi, Mısır ordusunun silahlarından daha fazla ses çıkarıyordu, ama… Mısır tek parça kalmayı başardı…

    Suriye ise hala direnebiliyorsa onun da nedeni özel kuvvetlerini kendi tarihsel ve siyasal gerçeklerine göre, halkın içinde yapılandırmış olmasıdır. 

    Demem o ki, hani FETÖ’nün “işte bulduk, asker plan yapmış” deyip yargılama konusu yaptığı çalışmalar var ya… İşte onların yeni baştan, ama bu kez daha farklı bir bakışla ele alınması gerekiyor. Halkı da içine alan, ama partizan gericiliğin ellerine bırakılmadan hayata geçirilecek yepyeni bir savunma mantığı yaratmamız gerekiyor…

    Ve referandumun yaratacağı ayrışma, bu savunma mantığının en büyük düşmanı…

     

    ÇÖZÜM

    Osmanlı ordusunun kahraman askerleri Makedonya, Bulgaristan dağlarında ayrılıkçı teröristlerin peşinde can veriyor, ülkeyi bir bütün olarak tutmaya çalışıyordu. Ama…

    Abdülhamit’in, İngiltere, Fransa ve Almanya ile birlikte imza koyduğu Mürzsteg reform programına göre Balkanlarda bir uluslararası polis gücü kurulmuştu. Osmanlı askerlerinin yakalayıp ön kapıdan hapse tıktığı teröristler, yabancı komutanlar ve büyükelçiler sayesinde ve uluslararası hukuk oyunlarıyla arka kapıdan çıkıyordu.

    Sözü uzatmayacağım, Balkanlar böyle oyunlarla kaybedildi. Kıbrıs deyince aklıma geldi…

    Çünkü…

     “Çözüm” adı altında yürütülen görüşmelerde planlanan düzenlemelerden biri de Kıbrıs’tan Türk askerini çıkarıp, yerine uluslararası polis gücü kurulması…

    Daha önce yazmıştım bu Kıbrıs Cumhurbaşkanı Akıncı’nın ne menem bir adam olduğunu… Türklere “yüzde 29 oranında toprak kalmasının çözüm yolu olacağını” söyledi. Kıbrıs’ın başına gelen en büyük felaket, şu andaki cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’dır.

     

    KÂFİR

    1876 anayasasının 35. Maddesi padişahın meclisi fesih ve hükümeti değiştirme yetkisini düzenliyordu. İttihatçılar 1909 yılında bu maddeyi değiştirmeye ve yetkileri mecliste toplamaya karar verdiler. Bugünkü iktidarın fikri atası sayılan Ahrarcılar, halkı bu değişikliğe karşı kışkırtmak için şöyle propaganda yapıyorlardı: “Ey ahali, ittihatçıların değiştirmek istediği 35 nedir bilir misiniz? 30’u ramazan orucu, 5’i de beş vakit namazdır…”

    Şimdi de aynı kafa meclisin yetkilerini elinden alıp bir kişiye vermek için aynı yolu kullanıyor. Yandaşın biri Mekke’de “Kâfirlere karşı evet, Allah’ın yolu için evet” diye yemin ettiriyor. Hep kaybettiler ve hiç ders almıyorlar. Diyelim ki, yarın başka bir oylama var, bunlar yine aynı yöntemi kullanacak. Onu da kaybedecekler… Sonra yine…

    En büyük özellikleri, yeni bir şey öğrenmeden tekrar etmek…

     

    YOL BİLMEZ

    Ordular gelenekleriyle yaşar. Savaş yöntemleri, silahları değişir ama kimliğini oluşturan gelenekleri değişmez…

    Mesela İngiliz Ordusu’nda hala boz ayı kürkünden başlık kullanılması, denizcilerin akşam yemeklerinde kılıç kuşanması, Yunan ordusunun ponponlu etekli üniformaları, Rus ordusunun kol sallama ve tüfek taşıma biçimi bu kimliğin bir parçasıdır.

    Gelenekleri en yeni sayılacak ordulardan biri Amerikan ordusudur. Ama o bile geleneklerini çiğnemez. Obama bir defasında yağmurlu havada açıklama yaparken bir denizci asker şemsiye tutmuştu. Kıyameti kopardılar, “erkek denizciler şemsiye tutmaz” diye. Başka bir defasında helikoptere binerken kapıda selam veren askeri selamlamayı unuttu, geri indi tokalaştı. İçeride uyardılar, “askeri selamlamayı unuttunuz” diye…

    Biz ise dünyanın en eski askerlik geleneğine, ama en yol bilmez siyasetçilerine sahibiz. Savunma Bakanı olmuş, kendisini karşılayan manganın beş bin yıllık bir askerlik geleneğinin temsilcisi olduğunu, en önemli özelliklerinin diz çökmemek, baş eğmemek olduğunu bilmiyor. Fotoğraf çektirmek için tören mangasına diz çöktürüyor. Sonra da açıklama, efendim genel uygulamaymış.

    Sayın Bakan, şeyhin önünde diz çökmek başkadır, hatıra fotoğrafı çektiren futbolcuların diz çökmesi başkadır, ama üniformalı askerin diz çökmesi bambaşkadır. Yok mu bunları anlatacak yaveriniz?

     5 Şubat 2017’de Aydınlık gazetesinde yayımlanmıştır.

    About Author

    Oktay Yildirim

    Yorum yap

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir