Barzani geldi de, flaması bayrak diye çekildi ya devlet katına…

    BM’ye kayıtlı öyle bir devlet yok, tanınmış öyle bir bayrak yok, işin aslına bakarsanız o adamın ABD dışında kimseye bir faydası yok, bizim memleketi yönetenlerin bunu anlayacak yeteneği yok, “Perinçek yerine Erdoğan’ı tercih ederim” diyen Devlet Bahçeli’nin de artık bir partisi yok…

     

    BAŞÖRTÜLÜ KOMUTAN YOKKEN

    Her ne kadar Kore savaşına girme şeklimizi ve nedenlerini eleştirsem de Kunuri’de destan yazarken Türk Ordusu, başörtülü komutanları yoktu.

    1974 yazında, Rum ateşi altında vurularak Kıbrıs semalarında süzülürken komandolarımız, başörtülü komutanları yoktu…

    Bu memleketin başı dumanlı dağlarında, PKK’nın belini kırarken, mesela Leyetkara’da tuzaklı mayınların arasında bile canına okurken, Bingöl’de önüne katıp kovalarken, Tahtereş kayalıklarında birer birer teslim alırken bölücü ihaneti… Başörtülü komutanları yoktu Türk Ordusu’nun…

    Cizre’de, Sur’da hendeklere gömerken ABD emperyalizmini, Cerablus’ta, El Bab’da söküp atarken ABD’nin kara gücünü ve kara piyonlarını… Başörtülü komutanları yoktu Türk Ordusu’nun…

    Şimdi…

    Başbakan Yardımcısı Veysi Kaynak, memleketi Kahramanmaraş’ın Türkoğlu İlçesi’nde konuşurken, “Allah’a hamdolsun 10 sene sonra kendisi, başörtülü bir komutana selam duracaktır bizim askerimiz; hem de şerefle, gururla, onurla” dedi.

    Farkında değiller, hala ateşle oynadıklarının farkında değiller. Milletin ordusunu bölmek, milletin canına kast etmektir: Cinayet işliyor ve teneke çalarak övünüyorlar bununla…

     

    KURT İLE KÖPEK

    Dağdan inen kurt boynu tasmalı köpeğe sorar, “yemeği nereden buldun, yuvanı kim yaptı” filan… Köpek cevaplar, “sahibim.” Kurt tekrar sorar “ya o boynundaki ne?” “Zincir” der köpek, “sahibimin verdiklerine karşılık…” Kurt dönüp arkasını gider…

    Öykünün bu kısmını herkes bildiği için özetledim, ama devamı da var.

    Kurdun başından geçen bu olayı nesiller boyunca anlatmış diğer kurtlar. Hiçbir kurt bir daha, bir köpeğe özenmemeyi bu ibretle öğrenmiş.

    Yıllar yılları kovalamış. Kurtların yeni önderi bu hikâyeyi çok dinlemiş, ama köpeğin konforunu da aklından bir türlü çıkaramamış.

    Düşmüş yola, yıllar önce dedelerinden duyduğu o köpeğin olduğu yerde yine bir köpek varmış. Yine bağlı, yine tasmalı, yine konforlu… Yaklaşmış ve dedesinin sorduğu soruları yinelemiş kurt, elbette aynı cevapları almış. İçinden: “Neden dedemin davrandığı gibi davranayım ki” demiş, “artık zaman değişti, ne çıkar bir tasmadan ” ferahlatmış kendini ve “ben de burada seninle kalsam, sahip bana da verir mi sana verdiklerini” diye sormuş.

    Öykü bu ya, köpek kurdun önüne düşüp teklifi sahibine iletmiş, “diğer kurtların da bize saldırmasını böylece engellerim” diye düşünen akıllı sahip hemen kabul etmiş. En afillisinden bir yuva ve parlak süslü bir tasma takıvermiş kurda. İlk başta kurdun hoşuna bile gitmiş, “daha çok kolye gibi duruyor” diye avutmuş kendi kendini…

    Gel zaman git zaman, köpekle yan yana tasmalanan kurda yediği iki kap yemek yetmez olmuş. Bir gün tavuklardan birini kapmaya çalışmış, zincirli olduğu için kapamamış ama sahip de bunu görmüş ve kurdun zincirini çıkardığı gibi kovalamış oradan…

    Nereye gideceğini bilemeyen kurt, sürüsünün yanına döndüğünde kimse merhaba bile dememiş. Bunun boynuna taktığı tasmanın izinden kaynaklandığını ancak sürüsü onu terk ettiğinde anlamış. Bundan sonra kurtlar yavrularına dede kurdun asaletini ve diğer kurdun esaretini anlatmış.

    Bu sadece öykü… Neresi doğru, neresi hayal, neresi kime ders, kime müstehak sizin bileceğiniz iş artık…

     

    YENİ SOKAK

    Bize, sokakta yürürken, mesela kış ise eldiveni nasıl kullanacağımızı, neden eldivenle tokalaşılmayacağını, yürürken neden bir şey yenilip içilmeyeceğini, eşinle yürürken onu hangi kolunda yürüteceğini, ya da çantayı hangi elinde, silahı ne tarafında taşıyacağını öğretmişlerdi.

    Adab-ı muaşeret öğretmenlerinden değil, toplumdan, birinin bilmediğini diğerinden öğrenirdik…

    Çok şaşırıyorum sokakta yürürken. Elindeki sigaranın dumanını havaya üfleyerek yürüyen kadınlar ve erkekler geliyor her yandan. Yollar izmarit ve çöpten geçilmiyor. Her taraf cafe… Bir de “self servis” âdeti var, hem para verip hem kendi kendine servis yapıyorsun, peçeteyi ve çatalı avucunun içine sıkıştırarak, sonra avuç içi kadar masaya ilişip tıkınıyorsun.

    İş yerlerinde büyük küçük birbirine karışmış, ilişkiler hoyrat, diyaloglar saygısız.

    “Daha iyisi neden olmasın” diye soruyorum kendime. Alışamıyorum bir türlü…

     

    YENİ MEDYA

    Şimdikiler nasıl bilmem, çocukluğumda kahvehanenin bile bir adabı vardı. İçeri selam vererek girersin, yüksek sesle konuşmaz, yan masayı rahatsız etmemek için gözlerini dikip bakmazsın.

    Ekranlara çıkan adamlara bakıyorum, küçükken bir kez bu kahvehane kültürüyle bile karşılaşmadılar mı, ya da sonradan mı böyle oldular diye soruyorum kendime. On binlerce insanın kendilerini izlediğini umursamadan ağızlarına geleni saydırıyorlar. Yok, yok sadece iktidar gücüne güvenmenin neden olduğu cüretkârlık değil bu… Bir kültür… Parmak sallayarak, tehdit ederek, ağızlarından tükürükler saçarak bağırıyorlar.

    Üzerlerinde mesela on asgari ücret tutarında elbiseler, kollarında isimleri yazılı gömlekler, içlerinde tuhaf adamlar ve kadınlar…

    Gazetelerde daha beter, nokta noktalı küfürler, şantajlar köşe yazısına dönüşmüş, “de, da” eklerini bile kullanmayı bilmeyen adamlar ve kadınlar bunlar. “Seni tutuklatırım” diyor, beriki “sen kimsin ulan.” Kameralar önünde yaşanan bir rezalet bu… Kimi istihbaratçı, kimi muhbir, kimi dalkavuk ama hiç biri gazeteci ya da yazar değil…

    “Daha iyisi neden olmasın” diye soruyorum kendime. Alışamıyorum bir türlü…

     

    YENİ SİYASET

    Yeni siyaseti de eski bir öyküyle anlatayım…

    Ünlü bilginlerden Tus’lu Nasır (Nasireddin Tusi) yazdığı yeni felsefe kitabını, son Abbasi halifesi Mutasım’a takdim ediyordu. Bu sırada bir nehir kenarında bulunan halife, kitabın konusunu öğrenince, sayfalardan birini koparıp, “çok kirlenmiş, yıkanması lazım” diye suya attıktan sonra Nasireddin’e dönüp, “bunu getireceğine Tus’dan bir öküz getirseydin daha makbule geçerdi” demişti.

    Halifenin yanındaki dalkavuklar takımı bunu görünce gemi azıya alıp kitabı olduğu gibi nehre atıvermişlerdi.

    Zavallı Tusi, yılların emeğiyle yazdığı kitabın yok edilişini gördükten sonra büyük bir üzüntüyle gitmek için kalkınca, “Molla, nereye gidiyorsun” diye soran halifeyi, “İstediğiniz sığırı getirmeye gidiyorum” diye cevaplamıştı.

    “Zalim” diye bilinen Hülagu ise halifenin aşağıladığı Tusi’ye büyük bir itibar göstermişti. Bazı tarihçilerin dediğine göre Hülagu’nun Bağdat’ı alması için onu teşvik eden de oydu. Mutasım Hülagu’nun yazdığı mektuplara aynı kibirle, “eğer bana saldırırsan Allah’ın gazabına uğrayacaksın” diye cevap verince Bağdat kuşatıldı.

    Bağdat 1258’de düştükten sonra altın bir tahta oturan Hülagu’nun huzuruna getirilen Halife, onun yanında gümüş bir tahtta oturan Nasireddin Tusi’yi görünce şaşırmıştı. Tusi de son dersini bu koşullarda vermişti: “Ismarladığın öküzü getirdim, beğendin mi?”

    Mutasım’ın sonunu yazmayacağım, ama hoyratlığın, bilime ve yazara düşmanlığın bir siyaset kültürüne dönüştüğü bugünlerde ders olmasını dileyeceğim…

     

    5 Mart 2017’de Aydınlık gazetesinde yayımlanmıştır.

    https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/bayrak-meselesi-40832

    About Author

    Oktay Yildirim

    Önceki

    Sonraki

    Yorum yap

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir