Bir yönüyle alternatifler demektir.

    Bizde çok bulunur…

    Alternatif eğitim desen, Ortaçağ medreseleri, tarikat okulları, hafız mektepleri var…

    Alternatif tıp desen, sülük, böcek, şişe çekme, hacamat var…

    Alternatif ordu desen, özel güvenlik şirketleri, asker-polis kılıklı FETÖ’cüsü var…

    Alternatif yargı desen, FETÖ, olmazsa arabuluculuk şirketleri o da olmazsa Diyanet’in irşad büroları var…

    Alternatif hükümet desen, Pensilvanya var, Menzilvanya var, olmadı enişte var…

    Alternatif bilim desen, cinlerle istihbarat yapanlar, 40 bin salavatla depremi önleyenler var…

    Alternatif haberleşme desen Bylock var, Eagle var, yetmezse uçan şeyhler var…

    Alternatif tarih desen, fesli deliler, cumhuriyet ve Atatürk düşmanları anlatıyor…

    Halk bu işin neresinde derseniz, iyi bakın gırtlağına kadar demokrasiye boğulmuş vaziyette o satırların arasında bir yerlerdedir…

    Bulamazsanız, alternatif halk bile var, Suriye’den Irak’tan milyon milyon getiriyorlar…


    HAYALPEREST


    Daha Erzurum Kongresi’ndeydi, Mazhar Müfit’e, “defterine bir tarih at ve bu yazacaklarını kimseye gösterme” diyerek yazdırmaya başladı. Madde madde… “Cumhuriyet kuracağız, padişahlık ve hanedanı kaldıracağız, fes ve çarşaf kalkacak medeni milletler gibi giyineceğiz, Latin harflerini kullanacağız…” Mazhar Müfit’in kalem elinden düşüvermişti… Samimiyetle, “Paşam sizin de hayalperest bir tarafınız var, cumhuriyeti kuralım yeter” diyen Mazhar Müfit’e “hayal olup olmadığını zaman gösterecek” demişti Mustafa Kemal… Bütün planlarını yapmıştı. Deftere yazılan tarih 7-8 Temmuz 1919 gece yarısıydı…

    Bundan sadece 6 yıl sonra, 1925 Eylül ayının ilk günlerinde şapka devriminin ardından Ankara’da kendisini karşılayanların arasındaki Mazhar Müfit Bey’e seslenecekti: “Azizim Mazhar Müfit Bey kaçıncı maddedeyiz?”

    Demem o ki, Atatürk hayatı boyunca attığı bütün adımları hesaplayarak ve planlayarak attı. Asla bir “Hayalperest” değildi. Mazhar Müfit Bey bunu daha 1925’te anlamış ve yazmıştı, ama mesela Kayseri Valiliği bunu anlayabilmiş miydi?

    Halktan belki birkaç yüz kişinin katıldığı, protokol koltuklarının bile yarı yarıya boş olduğu cılız bir 29 Ekim kutlamasının akşamında, bir otelde düzenlenen resepsiyonda gösterilen Atatürk filminde, “O, bir hayalperestti” diye anlatılıyordu. En az on defa “bir hayalperestti” lafı tekrar edildi.

    İçim acıdı, ama Atatürk’ün hayalperest olarak gösterilmesine değil…

     “Emevi camisinde namaz kılmak, yeni Osmanlı sultanı olmak “gibi hayaller peşinde üç kuruşa muhtaç edilen Türkiye’nin yeni yüzüydü bu vasatlık.

    Kutladıkları cumhuriyeti kuran adamı bile tanımıyorlardı daha… Dostu düşmanı nasıl ayırt edeceklerdi ki?


    HAFIZ KUVVETLERİ


    İmamın biri müritlerini orduya soktu ve hepimize unutulmaz bir ders verdi: “İşin içine dini tarikatlar girince, ne ordu kalır ne devlet, çünkü tarikat başka bir hiyerarşi demektir…”

    Peki, AKP hükümeti bu dersten bir şey anladı mı?

    Bakın anlatayım…

    Kelimelerin ya da ayetlerin ne anlama geldiğini bilmeden Kuran’ı ezbere okuyanlara hafız deniliyor. Kuran kurslarında yetiştiriliyorlar. Ve çoğunluğu mutlaka bir tarikata giriyor…

    Yeni düzenlemeyle, hafızlık belgesi alan bu çocuklar TEOG sınavından muaf tutulacak ve doğrudan Anadolu İmam Hatiplere girecek… Oradan da Harp Okullarına… Rektörleri cumhurbaşkanı tarafından atanan sivil üniversitelerin ara sınıflarından da geçilebilen Harp Okulları, Erhan Afyoncu idaresinde subay yetiştirecek…

    Ayrıca, Özel Kuvvetler’e de Başbakanlık Personel Temin Dairesi tarafından sivil kaynaktan alım yapılacak, ön lisans mezunları astsubay, lisans mezunları subay…

    Yani, aday mülakata girdiğinde hafızlıktan geliyorsa… Tercih nedeni…

    Bundan birkaç yıl sonra mesela bölük komutanı, tabur komutanının verdiği emri “caiz midir” diye şeyhine sorarsa…

    Bu yazdıklarımı hatırlayın diyeceğim, ama…


    ŞAİRİN VİCDANI

    “Büyük bir zaferin en iyi yanı, zaferi kazananda yenilgi korkusu bırakmamasıdır. Şöyle der o kendi kendine: ’Ne diye ben de bir kez yenilmeyeyim? Ne de olsa bunun için yeterince zenginim şimdi…’” (Nietzsche)

    Şöyle anlıyorum, kendi büyüklüğüne inanmış ve bunu pek çok kez kanıtlamış olanlar için başkalarına da “büyük” diyebilmek, kendi büyüklüklerinin göstergesidir… Ancak kendi büyüklüğünden kuşkusu olanın bundan korkusu olabilir…

    Şairin vicdanı destursuzdur, kimseden izin almaz, inandığını dizelere dökmek için nasıl tepki alacağına bakmaz, kaç kişi alkışlayacak diye saymaz… Hüseyin Haydar’dan söz edeceğim.

    Şiiri meydana indiren, eline pankart, bayrak veren, TOMA’nın, gazın üstüne yürüten şairdir. “Şairim, asiyim” şiirini okuyunca adeta damarlarımdaki kanın kaynadığını hissetmiştim.  

    Bilge Kağan’ın eliyle, Ertuğrul Gazi’nin yayını ve Ferhat’ın gürzünü alıp, Koç Köroğlu’nun atına atlayan, Hallacı Mansur’un ruhu ve Mustafa Kemal’in bilinciyle, Ebu Süfyan artıklarının ve atasız piyonların üzerine, arkasındaki ezgi kıtaları ve destan alaylarının çelikten kelimeleriyle yürüyen adamdır…

    Gizli anlaşmaları yırtmak, saltanatları yıkmak, tertip merkezlerini bozmak ve cumhuriyeti savunmak için ucu manda kemiğinden mısralarını vınlayarak emperyalizmin üzerine salmak… Büyük suçlarıdır ve hepsi de o vicdanın eylemidir.

    O vicdan, bir tertiple düşürülen Rus uçağının pilotu Oleg Peşkov’un annesinden özür dilemişti bir şiirinde… “Büyük Rus milleti” demişti de, Türk milletinin büyüklüğünü bilmeyenler saldırmıştı üzerine… “Vay kızıl komünist vay”dı… Eziğin birine bakarsan, “büyük eziklik”ti bu… Atatürk’e “deccal” diyen fesli delilere göre “melun”du… Ölüm tehditleri bir yana, bu şiiri “zamansız” bulan dostlar bile vardı…

    Suriye’de Amerika ve bağlaşıklarına karşı, PYD ve IŞİD’e karşı birlikte savaşmıyor muyduk Ruslarla? Neden düşürecektik uçaklarını? Henüz yeşeren Asya ittifakı çatlamalı mıydı bu yüzden? Çatlasa FETÖ ihanetine karşı yanı başımızda olacak mıydı şimdiki gibi?

    Rusçaya çevrilip binlerce yerde yayınlandıktan sonra, Türk milletine karşı başlayan husumetin önünü, bir bıçak gibi kesmişti o şiir…

    Şairin vicdanı o günden görmüştü de, gözleri bağlı olanlar görememişti ya… Önce Cumhurbaşkanı özür diledi,  şimdi de Dışişleri Bakanı yanına ailesini alıp, Rus pilotun ailesinden özür dilemeye hazır olduğunu açıkladı…

    Türk milleti çok büyüktür.

    Yaz Şair, bilmeyen de öğrensin, beş bin yıllık töremizdir: Börü komşusun yemez…

    Yaz Şair! Erkenden yaz ki, ışısın vicdanlar, açılsın gözler… Sana bir özür borcu varsa, onu da benim haneme yaz…

    Yaz ki, gün Türk Milletinin büyüklüğünü bir daha, bir daha yazmak günüdür…


    Oktay Yıldırım

    Karikatürler: Tuncay Batıbeki

    6 Kasım 2016’da Aydınlık gazetesinde yayımlanmıştır


    About Author

    Oktay Yildirim

    Yorum yap

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir