Zaman bu kadar hızlı geçmesine rağmen yara nasıl hala kanıyor, nasıl hala ilk günlerdeki bandajla duruyor kabul etmek zor.

    Tam bir yıl önce idi.

    Gece deprem haberini alır almaz önce resmi makamlara ulaşmaya ve bir görev alarak gitmeye çalışmıştım. Neredeyse her tarafı aradım, mesaj yazdım, internet sitelerine başvuru yaptım, ama bir sonuç alamadım. Sosyal medya üzerinden ulaşmaya çalışınca da iktidar ahalisinin saldırısına uğradım. Bu saldırganların bazıları zamları Allah’ın yaptığına inanan zavallılardı, bazıları da AKP ile siyasi ortak olmaya çalışan bir partinin daha zavallı üyeleri idi. Bu paylaşımı yaparak hükümeti aciz göstermeye çalışıyormuşum, demagoji yapıyormuşum, devletin kapısını mı bilmiyormuşum, vs… O gün utanmamışlardı, bugün de utandıklarını sanmıyorum.

    Ben ve Murat Hut, bir saat uyusak bir kişi daha ölecek duygusuyla neredeyse hiç uyumadan ve sadece en yakınımızdaki birkaç arkadaşımızla örgütlenerek yola çıktık.

     

    Süleyman Abi’nin Yeğeni

    Kurduğumuz herşeyi Kırıkhan Belediye Başkan Yardımcısı Tolga Üçdel’e imza karşılığı teslim edip dönene kadar Hatay’da tam bir ay kaldım ve Erdoğan’ın “Hatay garip kaldı” diye ifade ettiği garabete doğrudan tanık oldum.

    Zatürre oldum, ama dönmedim. Arkadaşlarımın ve bana güvenen yürekli insanların sayesinde aşevi, seyyar tuvaletler, çadırlar kurduk. pek çok depremzedeye çeşitli yardımlar ulaştırdık. Ve fakat orada kaldığım her gün Erdoğan’ın söz ettiği o garabetlere tanık oldum.

    “Ben Süleyman Abi’nin yeğeniyim, bu çadırlar hep ben söyledim diye geldi” diyerek, İstanbul’dan gelen hepsi gencecik polis ekiplerini görev yapmak için yerleştikleri çadırdan çıkarmaya çalışan yeni nesil külhanbeyleri gördüm. Düzce’den gelmişlerdi. Tepeden tırnağa askeri kamuflaj içinde, kafasındaki garip papak ile etrafındakilerin komutan diye hitap ettiği ve kendisini gerçekten komutan sanan tuhaf biriydi. Derhal ve şiddetle müdahale edince hemen geri adım attı, defolup gitti.

     

     

    Vali’nin Yağmaya Karşı Cevabı: El Ahlak Vel İman

    Düşünün ki, dördüncü günü akşamı İstanbul’dan Yunuslar gelmiş, yağmaya karşı asayişi sağlayacaklar, ama devriye gezecek araçları ya da motorları yoktu. Benim arabamla devriye gezdiler. Gündüz de bulabildikleri her vasıta ile yardımlara yetişmeye çalıştılar.

    Enkazların altından gelen yalnız ve çaresiz iniltilerin çoğu, müdahale bile edilemeden sustu. Çünkü yeterli kurtarma ekibi ve ekipmanı yoktu.

    AFAD merkezindeki keşmekeşi anlatmaya kelimeler yetmez. Düşünün ki, kurduğumuz aşevi çadırının güvenliğinin sağlanması ve devriye güzergahına eklenmesi için bile vali yardımcısı ile görüştük.

    Bakın size başka bir garabet anlatayım.

    Bir defasında depreme yardıma gelen dernek ve gönüllülerin Vali ile toplantısına katıldım. O günlerin Erzincan Valisi (adını bilmiyorum) Koordinatör görevi ile oradaydı. Toplantıya katılan Kamu Aşçıları Birliği Başkanı karşılaştığı sorunları anlatırken valinin ilginç cevaplarını bugün bile unutmadım.

    Dernek Başkanı :“Sayın Vali, erzak dağıttığımız yerde yağma sorunu yaşıyoruz. Bir de fırsatçılar var, kamyon şoförleri hem fahiş fiyata taşıma yapıyorlar hem de bizim aşevimize gelip huzursuzluk yaratıyor, erzakları kolilerle alıp götürüyorlar. Ne yapacağız” sorusunu yöneltti.

    Vali: “Allah’ın da bir adaleti vardır” dedi.

    Dernek Başkanı: “Sayın Valim biz görev süremizi tamamladık, dönüyoruz, yerimizi TEMAD’a bırakacağız, ama anlattığım sorun devam ediyor” dedi.

    Vali: “El ahlak, vel iman bu sözün Türkçesine bakarsınız” dedi.

    Çok şaşırdım, devlet kendi yapması gereken işi Allah’ın adaletine mi bırakırdı?

    Bu serinin diğer bölümlerinde yazdım, mültecilere hizmet veren AB fonlu derneklerin taburun bahçesinde çadır kurduğunu gördüm.

    Garabet mi?

     

    Siyasi Fay Hatlarında Kurulan Çadırlar

    Bir de siyasi fay hatları vardı.

    CHP’li belediyeler kendi seçmenlerinin olduğu yerde, iktidar belediyeleri ve iktidara yakın yardım kuruluşları da kendilerine yakın yerlerde idi. O güne kadar asla bir mezhep ayrışmasının tarafı olmayan insanlar, dışarıdan gelenler sayesinde böyle ayrılmıştı.

    Garabet mi soruyorsunuz, iç çamaşırı paketlerinin içine zikir kitabı koyan dernek gördüm. Şaka değil, gerçek. Asrın İş adamları Derneği adlı bir kuruluş yardımlarını dağıtmış, artanları AFAD’a teslim etmek için bekliyordu. O sırada ben de Kırıkhan’dan Samandağ’a yola çıkmak üzereydim ki, genç bir gazeci orada iç çamaşırı ihtiyacı olduğunu iletti. Benim yükümde iç çamaşırı yoktu, hemen orada bekleyen İş Adamları derneğinin kamyonuna gidip sordum, vardı. Hemen alabildiğim kadarını yükledim ve yola koyuldum. Malzemeleri dağıtıp dönerken yoldan aradılar, “bunları siz mi paketlediniz?” éHayır” dedim, durumu anlattım, onlar da fotoğrafı gönderdiler, kimin aklına gelirdi iç çamaşır paketinin içine zikir kitabı koymak?

     

     

     

    Bir Yıl Sonra Garabetin İzahı

    Aradan bir yıl geçti, bu arada depremden 7 ay sonra bir kez daha gittim, değişen çok az şey vardı, hatta işler iyice içinden çıkılmaz hale gelmişti. Bazı konteyner kentlere taşınanlar ısınamıyor, her yağmurda su baskınına uğruyordu. aylar önce kurduğum çadırlarda kalanların bazıları hala aynı çadırlarda kalıyordu. Şehirdeki Suriyeli sayısı o kadar artmıştı ki, bazı ilçelerde çoğunluk onlarda idi.

    Zaman bu kadar hızlı geçmesine rağmen yara nasıl hala kanıyor, nasıl hala ilk günlerdeki bandajla duruyor kabul etmek zor. Aslında hepimiz biliyorduk, ama dün açıkça cumhurbaşkanı söyledi Hatay garabetinin sebebini.

    Kulağımda çınlayıp duruyor: “Bir gerçeği şu anda söylüyorum, merkezi yönetimle yerel yönetim el ele vermezse, dayanışma halinde olmazsa o şehre herhangi bir şey gelmez. Hatay’a geldi mi? Şu anda Hatay garip kaldı, Hatay mahzun kaldı ve şu anda Hatay’daki mevcut yerel yönetim maalesef şu deprem olayından sonra ‘Ba’de harab’ül Basra’ oldu. Nerede belediye başkanı? Yok.”

    Hepsi doğru Hatay garip kaldı. Tam da yerel seçimlere giderken yapılan bir seçim propagandası idi, ama gerçekti.

    Benim ve oraya koşan çok sayıda insanın tanık olduğu garabetlerin, yüzümüze bir tokat gibi çarpan açıklaması buydu. Bu durum Hatay Belediye Başkanı’nın büyük başarısızlığını, ilgisizliğini örtmesin, çünkü o da başka bir garabet. Orada çok iyi insan, çok kötü insan tanıdım. Mağduriyetin ve yokluk duygusunun iyi insanlara bile kötülük yaptırdığını gördüm. Bugün Hatay’da sahte müteaahitler türedi ve e yapma vaadiyle insanları dolandırıyorlar. Adliye ve polis merkezleri bu tip şikayetlerle dolu. Devletin boşluk bıraktığı her alan kötüler tarafından dolduruluyor.

    Orada yakınlarını kaybedenlere ve yaralarını sarmak için devleti arayanlara sabır diliyorum.

    Oktay Yıldırım

    About Author

    Oktay Yıldırım

    Yorum yap

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir