Kayseri’de “Dünya Engelliler Günü” etkinlikleri kapsamında Anadolu Sakatlar Derneği Başkanı Osman Kılıç yerel bir gazetede yayımlanan röportajında, “kazada bir uzvunu kaybeden engellinin “Bu Allah’ın vergisi, ben bir hata yaptım bu cezayı çekiyorum demesi gerek” demiş…
İnsanlar için kullanılan “engelli” tanımlaması genel olarak fiziksel engelleri tanımlar. Bu vatandaşlarımız için devletin alacağı, yaşam alanlarını onalar uygun hale getiren tedbirler, onların hayata katılmasını sağlar. Bir de düşünce engelliler var. İlk bakışta aklı başında gibi görünür. Ancak konuşmaya başlayınca anlaşılır. Bunlar için yapılacak bir şey yoktur.
ESKİ DOSTLARDAN
“Ulan Ahmet Hakan Coşkun.., birileri senin hakkında bir şeyler yazdığında hemen; ‘beni hedef gösteriyorlar, yetişin a dostlar!…’ diye şırfıntı karılar gibi bağıran sensin… Yediğin naneye bak?!… Mahalle değiştirdin tamam da, giderken vicdanını da mı bıraktın, dingil?..”
“Ulan… Şırfıntı karı… Dingil…”
Yeni Şafak’tan Hikmet Genç… Ve karşınızda yeni Osmanlıcıların aydınlanması…
GERGİNLİK
Davutoğlu Osmanlıca dersleri için “isteyen seçer, istemeyen seçmez” dedi. Tayyip Erdoğan, “isteseler de istemeseler de öğrenecekler” dedi.
Ve…
Akşam, Sabah, Takvim, Türkiye ve Vatan gazetelerinde birinci sayfadan kocaman başlıklarla duyuruldu: “Davutoğlu ile Tayyip Erdoğan arasında gerginlik yok…” (8 Aralık) Hatta Davutoğlu, “Sayın Cumhurbaşkanı ile ilişkimiz ölümle de bitmez” diyecek kadar ileri gitti. (11 Aralık)
Sahi mi?
Ne bu telaş?
OKU
Din Şurası’nda konuşan Tayyip Erdoğan: “Biz öyle bir dinin mensubuyuz ki ilk emir ilim. Oku diye emreden bir dinin mensubuyken adeta sanki ilmi reddeden bir din varmış gibi sunulmaya gayret edilmiştir. Böyle bir dinin mensubuyken aklın ve bilimin tek çıkış yolu gibi gösterilmesi manidardır.” Ve eklemiş: “İsteseler de istemeseler de bu ülkede Osmanlıca da öğrenilecek ve öğretilecek”
Merakım şudur: İslam’ın ilk emri olacak kadar önemli olan “oku” neden İslam’ın 5 şartı, imanın 6 şartı, 32 farz, 54 farz gibi yapılması zorunlu şeylerin arasında yoktur?
SABAHLAR OLDU
Sabah gazetesi 11 Aralık günü birinci sayfasından duyurdu: “Cumhuriyet’in bombalanması ve Danıştay saldırısında da paralel polis izi çıktı. Cumhuriyet gazetesine bomba atan Tekin Irşi ifadesinde Danıştay saldırısının paralel yapının kontrolünde yapıldığını anlattı: “İlk saldırının ardından polis bizi takibe aldı ancak gözaltına almadığı için diğer işlere kolayca bulaştık…”
Buraya kadar güzel…
Tekin Irşi bu ifadesini ne zaman verdi? Duruşmaların 143. celsesinde, yani 20 Nisan 2010’da… 21 Nisan günü bu haber gazetecilik kaygısı taşıyan gazetelerde yer buldu ama Sabah’ta yoktu. Bunun yerine savcılığın iddialarını doğrulayan haberleri yapıyor, cinayeti işleyenlerin paralel yapıyla bağlantılarını görmezden geliyordu.
Bunun üzerine binlerce sabah oldu, bazıları o sabahlara kanser olmuş olarak uyandı, bazıları uyanamadı. Yıllarca hapisler yatıldı. Şimdi Sabah’ta sabah olmuş. Günaydın diyelim…
KOZMİK HÂKİM
Bülent Arınç’a suikast davasındaki şu meşhur krokinin gözaltına alınan subaylar tarafından yazılmadığı ortaya çıkınca gündeme bir isim geldi: Hâkim Kadir Kayan. Bu iddialar doğrultusunda Kozmik Oda aramasını yapmıştı. Şimdi Yargıtay üyesi…
Satır arasına bile girmeyen bir detayı hatırlatmalıyım. Danıştay davasının görüldüğü Ankara 11. ACM Başkanı emekli olduktan sonra mahkemenin yapısı değişti. Yeni katılan üye Kadir Kayan’dı… Danıştay saldırısı davasının birleştirilmesi kararına imza attı ama bir şartla. Şerh düştü: Olayın en önemli isimlerinden Süleyman Esen’in tahliye edilmesini istedi. Süleyman Esen Ergenekon mahkemesinde ifadesi bile alınmadan salıverildi.
Sonra Fetullah Gülen’in laiklik karşıtı faaliyetleri davasında beraat etmesi yönünde oy kullandı.
TÜRK ALERJİSİ
Sabah’tan Emre Aköz, yeni resmi ideolojinin ne olacağını merak ediyor. Anayasa’nın başlangıç bölümüne takmış: “Muazzam bir hamaset metni!
Metindeki sıfat ve mecazları ayıklamaya çalıştığımızda, karşımıza şu kavramlar çıkıyor: Türk milleti… Türk vatanı… Türk devleti… Atatürk milliyetçiliği… Atatürk inkılap ve ilkeleri… Millet iradesi… Hürriyetçi demokrasi… Hukuk düzeni… Kuvvetler ayrımı… Türk milli menfaatleri… Laiklik… Eşitlik… Sosyal adalet…
Bu bölüme baktığımızda, Türkiye’nin niye bir Kürt Sorunu olduğu gayet iyi anlaşılıyor: ‘Başlangıç’taki zihniyetle yönetilen bir ülkede, “Ben başka bir millettenim” dediğiniz an, kavga çıkar!” (11 Aralık)
Unutmuş, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ideolojisi bir yandan Yunana, diğer yandan içerdeki gerici-bölücü ittifakına karşı savaşarak oluştu. Ne diyelim, elle gelen düğün bayram…
ZURNANIN ZIRT DEDİĞİ YER
İktidara en yakın kalemlerden Hüseyin Yayman Tayyip Erdoğan’a sesleniyor: “Bu yazıyı Brüksel’de çözüm sürecinin tartışıldığı Avrupa Parlamentosu’nda özel bir oturumun yapıldığı salondan yazıyorum. Salonda oldukça karamsar bir hava var. Konuşmaları dinleyince çözüm sürecini başlatan ve bu konuda ‘baldıran zehiri içerim’ diyen bir siyasi iradenin tam tersi bir algıya konu olduğunu gözlemledim.
Türkiye, yaşanan sorunu yerli bir modelle çözmek ile küresel güçlerin masaya oturduğu ve problemin uluslarasılaştığı ikinci bir yol arasında tercihte bulunması gerekiyor.” (11 Aralık, Vatan)
Yani diyor ki, “ya sen böl, ya da uluslararası güçler bölecek.”
TORPİLLİ FETVALAR
Bu haftanın ilk fetvası, Yeni Şafak yazarı Faruk Beşer’den… Mehtap TV’deki “İslam ve Hayat” programında, iki ismin eşitliği durumunda torpil yapmanın sakıncası olmadığını, “Eğer tam eşitlerse herhalde onu almakta sakınca yok. Çünkü, onu alabileceği gibi öbürünü de alabilir. O zaman bir arkadaşın, kardeşin gönlünü almakta bir sakınca yok” ifadeleriyle savundu.
Böylece yol açıldıktan sonra sıra ikinci fetvaya geliyor. Bu da AKP’nin fetva emini Yeni Şafak gazetesi yazarı Hayrettin Karaman’dan. O da, yolsuzluğa “hırsızlık” demenin hata, yalan ve iftira olduğunu iddia etti.
Geriye bu adamların böyle fetvalar vermek için kimden torpilli oldukları sorusu kalıyor. Bir fikri olan bana yazsın lütfen… Haftaya yayınlayalım, memleket öğrensin…
ÇÜNKÜ TÜRK’ÜZ BİZ
Yeni Akit’ten İbrahim Bektaş, Osmanlıca meselesini açıklamış: “Osmanlıca’nın günümüz Türkçe’sinden tek farkı yazımında, Latin harflerinin yerine Arap harflerinin kullanılmasıdır. Dolayısı ile aslında Osmanlıca’ya karşı gösterilen direnç Arapça’dan kaynaklanıyor. Yani bu Osmanlıca karşıtlarının Latince’ye bağlılıkları ve hoşgörüleri, Arap alfabesine gelince bir anda kindar bir düşmanlığa dönüşüyor.”
Açıklama çok doğru. Ama anlaşılamayan şey şu ki, bu tepkinin nedeni, burasının Türkiye, yani Türklerin ülkesi, burada yaşayanların da Türk olmasından kaynaklanması… Mesela Kiril alfabesiyle okuyup yazan bir İngiliz’e rastlanabilir mi?
NERESİ ŞURA BUNUN
Star gazetesinden Bekir S. Gür Milli Eğitim Şurası’nı eleştirenleri eleştirmiş. Bakın nasıl: “Avrupa ve Amerika’nın her yerinde kız ve erkek okulları bulmak mümkünken, karma eğitim dışındaki bu seçeneğin önerilmesini dahi, ‘skandal’ gibi göstermeye çalışan cahil bir medya ordusu var Türkiye’de…” diye şurada tartışılan karma eğitime karşı çıkanları eleştirmiş. Peki, neler eleştirilebilirmiş: “Bir organizasyon olarak Şura’nın ne kadar başarılı yapıldığını eleştirebiliriz. Eleştirmeliyiz de. Ne kadar katılımcı olduğunu sorgulayabiliriz. Sorgulayalım. (Bu çerçevede Şura’ya Özgür-Eğitim-Sen’in çağrılmaması büyük bir eksikliktir.)
Hatta oylama ile karar alınmasını da eleştirelim. Nihayetinde katılımcılarını bizzat Bakanlığın belirlediği bir organizasyonda oylama yapılmasının toplumun bir kesiminde kuşkuyla karşılandığı açık. Ayrıca, arka plan çalışmaları ve raporları olmadan, sadece öneriler üzerinden karar alınmasını da eleştirebiliriz.”(11 Aralık)
Katılımcılar sınırlı, onları da Bakanlık belirlemiş. Eğitim-Sen davetli değil. Arka plan çalışması ve raporlama olmadan sadece öneriler oylanıyor. O da yandaşlar topluluğu arasında açık oylama. Tartışılan da karma eğitim ve Osmanlıca gibi yapısal konular.
Eee. Neresi “şura” bunun?
Oktay Yıldırım
14 Aralık 2014’te Aydınlık-Satır Arasında Kalanlar sayfasında yayımlanmıştır.
https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/dusunme-engelli-17336
