Hakan Evrensel ile uzun yıllar öncesine, çok zor zamanlara dayanan eski ve silah arkadaşlığını da aşan güçlü bir hukukumuz vardı, sonra benim bir Ergenekon tutsağı olarak hapse girmem gibi sebeplerle bir süre görüşemedik, ancak 16 yıl sonra Nefes Yer Eksi İki filminin gala gecesinde görüşebildik.
En son ben tutuklanmadan birkaç gün önce görüşmüştük, her zaman yaptığı gibi çok sert yazılar yazdığımı, hedef olduğumu, başıma birşeyler geleceğinden korktuğunu söyleyip, iyi dostlara mahsus bir endişeyle uyarmıştı. Yine hep yaptığı gibi, çok yakın arkadaşı rahmetli Necip Hablemitoğlu için de aynı endişeleri taşıdığını, onun da kendisini dinlemediğini tekrarlamıştı. Necip Bey’in katledilmesi onu çok etkilemişti. Ben o sırada merhum Necip Bey’in kimsenin basmaya cesaret edemediği yazılarını yazdığı Yeni Hayat dergisinde yazıyordum. Derginin sahibi rahmetli Hanifi Altaş, Necip Bey ile ortak arkadaşımız ve avukatımızdı. Hakan Evrensel ile işte bu geçmişin bekletilmiş, ama unutulmamış duygularıyla kucaklaştık, halleştik, muhasebe yaptık, evvelce gidenlerimizi andık, birbirimize diyeceklerimizi dedik. Hatta bu filme konu olan Yer Eksi İki kitabının gardiyanlar tarafından yırtılan sayfalarını gördü ilk kez. Çünkü 16 yıldır biz de birbirimizden habersizdik.
Neyse bu kısmı uzatmamalıyım.
“Nefes, Yer Eksi İki” filmi sinematografik olarak çok iyi bir film. Görüntüler, dialoglar, öykünün ve anlatımın gerçekliği, verdiği mesaj hep yerli yerinde ve bir ihtiyacı karşılıyor. Toplumumuzun, tarihini ve kendisi için ödenen bedelleri unutarak düşmanına kapı aralama, hatta kucak açma özelliğine ve şahsi konular dışındaki olaylara karşı kayıtsızlığına hitap ediyor. Bu bakımdan bir gerçekçilik temsilcisi sayılabilir.
Filmin bence iki mesajı var ve bunları başrolden duyuyorsunuz: “Burası birbirinin yaşadıklarından habersiz insanların ülkesi.” Diğer mesajı da: “Onlar asıl siz unutursanız ölür.” Buradaki “onlar” asırlardır Türk milleti için canını veren askerler.
İlk mesaj tarihsel bir hastalığı, diğeri de çaresini söylüyor: Unutma, unutturma!
Orhun yazıtlarında bile aynı tespit ve aynı feryat var, unutma Türk milleti, unutma!
Film işte bu misyonu yükleniyor ve bu mesajları izleyicinin kafasına adeta kazıyor, unutulmasın istiyor.
Bu mesaj kazıma işini de, habercisinin düğününü ya da çatışmanın ortasında bile astsubayının yaralı elini kendinden önce düşünecek kadar güçlü bir lider olan ve bu özelliğinden dolayı astları tarafından samimiyetle takip edilen Tayfun Yüzbaşı yapıyor.
El hak, ilk filmden farklı olarak bu filmde ötekiler de var, yani astsubaylar, Türk ordusunun omurgası, isimsiz savaşçıları. Bu kez ilk fimdeki gibi uyudukları için fırça yemiyorlar, silik değiller, gerçekte olduğu gibi savaşıyorlar.
Ve kaderin bir cilvesi olarak filmin galasında, Hakan Evrensel’in Kıbrıs gazisi bir astsubay olan babası Ahmet Evrensel ile filmdeki tek astsubay karakteri olan ben yan yana oturuyoruz. Diğer yanımızda ilk tabur komutanımız var, önümde teğmenliğinden beri tanıdığım ve çok sevdiğim Şafak Albay, arkamda Hakan Evrensel ve film ekibi. Yani, filmde güzelce idealize edilmiş olan güçlü silah arkadaşlığı vurgusuna uygun bir şekide, galada da en azından temsilen hemen herkes bir aradaydı.
Bu film mutlaka izlenmeli, en başta askerler ve uğruna öldükleri Türk milleti izlemeli. Yüzümüze vurduğu gerçeklerle mutlaka yüzleşilmeli ve başka örnekleri yapılmalı. Çünkü bu hepimizin filmi, öleni de kalanı da, unutulanı da unutulmayanı da bizleriz bu filmin. Bu, Türk milleti ölmesin diye ölenlerin filmi.

Yer eksi iki kitabından çekilen ilk film hakkında ise biraz farklı düşünüyorum. Beni ve o yıllarda orada olan pek çok arkadaşımızı öfkelendiren ve bugün, kitaptan farklı olarak yönetmen inisiyatifiyle yorumlandığını düşündüğüm bazı sahneler ve dialoglar vardı. Kitabın yazarını, yazılma sürecini, o telsiz kodlarını kullanan kişileri ve olayların çoğunu, biliyorum. Bunlar hem kitapla hem de çok iyi tanıdığım Hakan Evrensel’in dünya görüşüyle uyuşmuyordu. Zaten aksi olsa bu filmde de benzerlerini görürdük. Hele o son sahne… Keşke bütün sanatçı ya da yönetmenlerin yaratma gücüyle doğru orantılı bir siyasi ve tarihi birikimi olabilseydi, ama yok işte…
Bir de ilk filmin yankısından yararlanmak için bulduğu ilk kameraya “Filanca yüzbaşı benim, şu lafı ben söyledim” gibi laflar ya da sinsice imalarla itibar devşiren tuhaf medyatik tipler vardı, onları da acıyarak izledik. Oysa işin aslını ben de Hakan Evrensel de çok iyi biliyorduk. Keşke bütün askerlerin, Türk tarihine ve üniformanın şanına uygun bir kişiliği olabilseydi, ama yok işte…
Aradan yıllar da geçmiş olsa bunları yazmak o fotoğrafsız yiğitlere borcumdur.
Başka eleştirilerim de var.
Filmi Metin Erksan, Lütfi Akad gibi büyük ustaların ayak izlerini taşıyan gerçekçiliğin bir temsilcisi olarak görebildiğime göre, gerçeğin denek taşına da vurmalıyım.
Aslında Hakan Evrensel’in bütün kitaplarının ve filmlerinin amacı aynı idi: Unutturmamak!
Anlatmalıydı ki, o kahramanların nasıl yaşadıkları ve ne uğruna canlarından geçtikleri bilinsin de aynı bedeller bir daha ödenmesin.
Fakat anlatılabildi mi, anlatabildik mi?
Birbirinin yaşadıklarından habersiz insanların ülkesinde bu zamana kadar belki anlatabilirdik, ama burası birbirinin yaşadıklarını umursamayanların ülkesi, çünkü unutkanlık umursamazlığın sonucu.
Bizler Türk Ordusu’nun şanlı üniformasını giyen ve Türk milletinin düşmanları ile savaşan bir grup silah arkadaşı idik. Silah arkadaşlığı zor zamanda yan yana durmak, birinin hayatını kurtarmak için gereğinde kendi hayatını tehlikeye atmak, iyi günde de bunu unutmamaktı, ama ne kadarımız gerçekten silah arkadaşı olabilmişti?
Biz topyekün silah arkadaşı olabilseydik, düşman casuslarını içimize kadar sokabilir miydi, evlatlarımızı devşirip kendi ulusuna düşman edebilir miydi, kumpaslar kurabilir miydi, üniformalarımızı giyip bizim uçaklarımıza binerek bizi bombalayabilir miydi? “10 Kasım’da yakasına Atatürk resmi takmayan teğmenler” diye haberler okuyorsak hala ders alamamışız demektir. Ve o gece yanımızda oturan ilk tabur komutanımızın “Bir zamanlar bayağı meşhurdun” demesi de koca bir Ergenekon sürecinden ne anladığını gösteriyordu. Sahi kaçımız umursuyorduk birbirimizi?
Gazeteci Ufuk ve onun gibiler bu topraklara kanını katanlarla aynı pencereden bakabilse, elektrikçi Salman ve onun gibi masumlar ölür müydü?
Gerçek şu ki, çok azımız silah arkadaşı ve vatandaş olabilmiştik, işte bütün bunlar da bu yüzden başımıza gelmişti ve gelmeye devam ediyor. Vatandaş, aynı vatanı paylaşan, silah arkadaşı da birlikte savaşan demek. Daha birkaç gün önce intihar eden dört uzman çavuşumuz ile kaç kişi silah arkadaşı olabilmiş, omuzuna elini koyup, “nasılsın, senin için ne yapabilirim” diye sormuştu?
Uzman çavuşlar ve astsubaylar bu ordunun kanayan yarasıdır, ne özlük hakları ne statüleri yerli yerine konulabilmiştir, açlık sınırında yaşarlar. Filmin galasında yan yana oturduğumuz Gazi Astsb Ahmet Evrensel ile benim en güncel ortak noktamız, ikimizin de astsubayların yaşadığı o ağır maddi manevi sıkıntıları hala yaşıyor olmamızdı. Sizce birbirimizin yaşadıklarından kaçımız haberdar ya da umursuyor?
Film bazı gerçek kişi ve olaylar üzerinden aynı savaşta birlikte vuruştuğumuzu, aynı toprağa düştüğümüzü haykırıyor, ama sinemadan çıkınca… bizi, yine ilk başta silah arkadaşımız, hemen sonra da muhterem halkımız unutuyor. Düştüğümüz toprağın aynı, ama yediğimiz lokmanın aynı olmadığı gerçeğini hayat yüzümüze çarpıyor.
İzlerken boğazınızın düğümlenmesine sebep olan olayları yaşayanlar insandı. İnsandık, tıpkı sizin gibi… Sizin gibi aileleri, özlemleri, hayalleri vardı. Zorluktan yılmadılar, ölmekten korkmadılar, sadece boşuna ölmekten korktular. Sadece bu toprağa dökülen kanlarının, bezirgan siyasetçiler tarafından çar çur edilmesinden korktular.
Korktukları şey başlarına gelmiş mi diye düne ve bugüne baktığımda, onlardan biri olarak bile utanıyorum hatıralarından.
Yazan, yöneten, oynayan, işçisinden danışmanına kadar emeği geçen herkesi yürekten kutlarım!
Oktay Yıldırım





