Bir memurun çocuğu olarak doğdu. Annesi de babası da köken olarak başına geçtiği memleketin milletinden değildi, ikisi de göçmen. Bütün rütbe ve makamlara, daha sonra yıktığı rejimin sağladığı olanaklar sayesinde ulaştı. Devletin başındaki adamın en büyük hatası ona güvenmek oldu ve bu hatasını hayatıyla ödedi…
Parlamentoyu işlevsiz hale getirdi ve kendisini zorla cumhurbaşkanı ilan ettirdi. Ülkenin bütün kaynaklarını ABD’ye peşkeş çekti. Sosyal güvenlik sistemini yok etti, hastaneler dâhil her şey özelleşti. Parası olmayan tedavi bile olamaz hale geldi. Kürtajı yasakladı. Kadının sadece anne olması ve başka bir şey istememesi gerektiğine inanıyordu.
Ülkeyi cumhurbaşkanı olarak yönettiği on beşinci yılın sonunda iktidarını sürdürmek için yaptığı referandumu kaybetti. Görev süresi boyunca, yolsuzluk ve insan hakları ihlali yapan kamu görevlilerini ve aile üyelerini korudu. Soruşturma açılmasına izin vermedi. Yargıyı kontrol etti. Kurduğu özel polis teşkilatı eliyle milli akımları acımasızca ezdi. Hapishanelere sığmayan muhaliflerini spor salonlarında yargıladı.
Sizce kim bu?
Recep Tayyip Erdoğan, Şili’de yaptığı açıklamada “her şey güzel olacak” deyince aklıma Pinochet’i yazmak geldi… O içeride konuşurken Şilili vatandaşlar dışarıda “IŞİD Erdoğan’dır” yazılı pankartlarla protesto ediyordu.
Binlerce insanın hayatından sorumlu olan Pinochet 2006 yılında ev hapsinde öldüğünde neredeyse bütün dünya yaptıklarından dolayı onu kınarken, onu kınamayan az sayıda ülkeden biri de AKP Türkiye’siydi.
Büyük şair Pablo Neruda, onun dönemini şu mısralarla anlatmıştı: “Gelin görün sokaklardaki kanı, gelin görün sokaklardaki kanı, gelin görün sokaklardaki kanı…”
Şili’de her şey güzel olmuştu ama Pinochet’den kurtulduktan sonra…
BERBER SORUYOR
Muhalefetin, adeta iktidar ortağı gibi hareket etmesinden bunalan bizim mahalle berberi soruyor: “Arkadaş bunlar tavanda aynı da biz niye tabanda ayrıyız?”
Müthiş bir soru?
Ben de bu soruyu yukarıda tek bir parti gibi hareket eden AKP, CHP ve MHP’nin Atatürkçü, vatansever üyelerine soruyorum, onlar yukarıda aynı, siz niye ayrısınız?
BİZİM SAYMAN EMNİYETTE
Bölücü anayasa girişimine karşı imza standı kurulacaktı. Emniyet Müdürlüğü’ne bilgi vermek gerekiyordu. Kayseri İl Saymanı Turgut Özen Emniyet Müdürlüğü’ne gitti. Görevli polis, bizim saymanın elindeki imza metnine şöyle bir bakıp:
-Bölücü anayasa yerine, yeni anayasa deseniz daha iyi olmaz mı?
Bizim Sayman kibarca:
-Bu bizim fikrimiz, bütün parti böyle düşünüyor.
Polis ısrarlıdır:
-Ama bu şekilde izin veremeyiz, savcılığa sormamız gerekir, yeni anayasa deseydiniz sorun olmazdı.
Bizim Sayman Karadenizli. Tepesinin tasının attığını belli ederek:
-Memur Bey, siz durumu anlamadınız galiba, izin istemiyoruz sadece bilgi veriyoruz.
Bu tartışma sürüp giderken telefonum çaldı ve iyice bunalmış il saymanımız tarafından tartışmaya dâhil edildim. Ben de denemeye çalıştım anlatmayı. Olmadı… Olamazdı… Kilitlenmişti bir kere… En sonunda iş Şube Müdürü’ne kadar ulaştı, sorun o an için çözüldü.
Ama asıl sorun başkaydı. Kanun, mantık, vicdan hep bizden yana bile olsa o memur kendisini ağzımızın ve aklımızın muhtarı zannedebiliyordu…
Ortadoğu kültürünün Türk toplumunun en mahrem yerlerine bir frengi mikrobu gibi bulaştırdığı bu sorun, nesilden nesile aktarılarak büyüyor.
LİBOFAŞİZMİN SEYİR DEFTERİ
“İran’dan irtica geliyor” onların yaygarasıydı ve Türkiye’nin bölgeden koparılmasına en iyi hizmet eden kampanyalardan biriydi.
Türbana özgürlük kampanyalarının liberal desteği olmakta da bir çelişki görmüyorlardı.
Sonra “yetmez ama evet”çi oldular ki, memleketi sadece bölgeden koparmak yetmiyordu, kendi köklerinden de kopması gerekiyordu.
Derken devlet maaşıyla açılımcı “akil” olup kapı kapı dolaşarak milleti bölmeye çalışanlar yine onlardı.
Ardından, “TSK, Sur’da katliam yapıyor” diye yayınlanan bildirinin kamuoyu desteği olmaya çalışanlar da onlardı.
Cizre’deki bodrumun sözcülüğünü de aldılar ki, o bodrumda kıstırılmış yaralı teröristler bir an önce Mehmetçiğin pençesinden kurtulabilsin…
Sonra bu da yetmemiş olacak ki, Mehmetçiğe karşı PKK’lı teröristlere canlı kalkan olacaklarını açıkladılar…
Gâvurun ekmeğini yiyip, gâvurun kılıcını sallıyorlar. Onları akılları değil, cüzdanları ve ihtirasları yönetiyor.
Yarın mı?
“Türkiye çok büyük, biraz küçülmesi insan hakları ve demokrasiye daha uygun” diye kampanya başlattıklarında…
Demedi demeyin!
ÖZGÜR BASIN
Her fırsatta ellerinde o uyduruk afişlerle Taksim’de yürürler. Bir tür sosyal etkinlik, akşamları takıldıkları entel barlarda varlık beyanı için gerekli bir aksesuardır. Gerçekten basın özgürlüğü ile bir alakaları olsa o yürüyüş, Ulusal Kanal’ın önünden akıp geçmezdi. Dört yılda tam 154 bahaneyle 3 milyon TL ceza kesilen Ulusal Kanalın önünde durmayan, sesini onların sesine katmayan uyduruk gazetecilerdi onlar. Ön sırada Cemaati savunmak için polis barikatına dayananlar vardı. Ama biz onların bir tekini bile görememiştik, mesela Aydınlık gazetesinin bütün yöneticileri Cemaat operasyonuyla tutuklanırken…
Cemal Süreyya’yı görmezden gelemiyorlardı, şiirlerini yok sayamayıp, anıyorlardı da bu holding kanallarının bir teki bile, “bizim gazetemizde değil, Aydınlık’ta yazıyordu” diyememişti…
Ah zavallı “özgür basın” şakşakçıları…
İşte mağdur diye ağlaştığınız Cumhuriyet, Mustafa Balbay’ın yazılarına son verdi. Balbay bağırıyor, “Fetocu olmak, Apocu olmak serbest ama Cumhuriyetçi olmak yasak.”
Sözüm ona özgür basın öyle mi?
Neredesiniz?
TEMİZLİKÇİ
Kılıçdaroğlu, Atatürk resmini indireni değil, olaya tanık olanı disipline verdikten sonra, “bunların hepsini temizleyeceğim” buyurmuş. O partiyi değiştirebilmek umuduyla orada bekleyen şaşkınlara sesleniyorum: Telaşlanmayın sizi temizlemeyecek. Ne yapsa uyanmıyorsunuz? Hem gericiliği, hem bölücülüğü savunurken, modernizm kamuflajı yapmak için sizden iyisini nereden bulacak?
Oktay Yıldırım
Karikatür: Tuncay Batıbeki
7 Şubat 2016’da Aydınlık Gazetesinde yayımlanmıştır.


