HOKKABAZ
Eskidendi. Hokkabazlar, şapkadan tavşan çıkarır, mendil kaybederlerdi. AKP çağındayız. Artık hokkabazlık da başka…
Seçimden önce İzmit’te ahaliye müjdeler vererek şehir hastanesinin temeli atıldı. Kaç yataklı olacak, hangi bölümler bulunacak, hangi şirketler yapacak hepsi belliydi. Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Vali, Belediye Başkanı, bir dolu milletvekili, rektör, başsavcı ve taşeron şirketlerin sahipleri… Hepsi oradaydı be… Kurdeleler kesilmiş, nutuklar atılmıştı.
Seçim bitti ve temel ortadan kayboldu. İşte, ne sihirdir ne keramet el çabukluğu marifet dedikleri budur…
ORTAKLIK
ABD Başkanı, sonra Savunma Bakanı sırayla “PKK ortağımız ve karadaki silahlı gücümüzdür” dediler.
Bakalım anlayabilmiş miyim?
IŞİD’i ABD kurdu. Tartışmasız…
İsrail kuklası bir Kürt devleti isteyen de ABD.
IŞİD’e karşı PKK’yı silahlandırıp, PKK’ya karşı da Türkiye’yi sözde destekleyen yine ABD…
Cumhurbaşkanımız, BOP Eşbaşkanı… Başbakanımız desen, Obama parmakla çağırıyor… Dersimli Kemal de müstakbel ortak…
Ve soruyorum: Kürt koridoru önlenebilir mi?
Uzun yazılara, saatlerce tartışmaya gerek yok. Ben durumu anlayamamışım kardeşim…
ULUSALCI KANAT
Aslında bu teorik düzlemde yapılması gereken bir tartışma. Ama hep yarım kalıyor, çünkü sıkışınca kaçıyorlar. Bunu en iyi Yıldırım Koç hocamız bilir! Neyse… CHP Genel Başkan Yardımcısı ve SODEV Onursal Başkanı Ercan Karakaş, “artık CHP’nin içinde ulusalcı kanat yok” dedi. Doğru!
Bir açıklama bu… Vaktinde uygarlık semalarında bütün ezilen uluslara örnek olan CHP’nin, şimdi neden çöplüklerde eşelendiğini, neden kimsenin midesinin kabul etmeyeceği siyasi ilişkilere girdiğini anlatıyor. Ama bir yanlış anlaşılmayı düzeltmeliyiz, CHP içinde “ulusalcı kanat” ya da daha doğru tabirle milliyetçiler zaten yoktu. En sonuncuları cumhuriyet kuşağıydı. Şimdilerde sizin var sandıklarınız tatlı su ulusalcıları. İsimleri de bu yüzden ulusalcı zaten… Yoksa meydan size ve gökkuşağı ilişkilerinize kalır mıydı?
Bak, teori konuşmayacaktık, yine kaçırdık…
Kanatlar olmayınca, kümeslerde kaldınız siz… O altı oku da almalı elinizden, yakışmıyorsunuz… Altı yumurta daha iyi uyar size…
SİLİVRİ KAHRAMANLARI
Asıl kahraman onlardır. Barikatlara dayananlar, kör ayazlarda sabahlayanlar, çadırlar kurup çoluk çocuğumuza bir sıcak çay, bizlere de umut verenler. Bazen avukatların bile gelemediği duruşmalarda salonu doldurup dosta düşmana, gövde gösterenler. Cepheye mermi taşır gibi içeriye kitap, kalem, türkü taşıyanlar ve avukat cübbelerini bir bayrak gibi kuşananlar.
Kimi gaz, cop, tazyikli su hatta mermi yedi mahkeme barikatları önünde. Kimi hastalandı. Kimi mesleğinden oldu. Kimileri de hapsediliyorlar… Çünkü o duruşma salonunda “Kahrolsun Amerikan emperyalizmi” diye slogan attılar. Ne güzel suç! Üstelik mahkemenin kararına göre bu davranışlarından pişmanlık da duymamışlar. Ne büyük suç!
Bizim yumruk yoldaşlarımız, kavga arkadaşlarımız. İslam İleri, Ahmet Erkol, Bekir Taşlıtepe, Ali Duman, Kurtca Köroğlu ve Sadık Kırkayak.
İçeriye girerken de “Zindanlarından korkmuyoruz. Yeniden cumhuriyeti kurduğumuzda adaleti de Türk adaleti yapmak hepimizin birinci görevi ve ödevidir” demişler. Boyun eğmemişler… Ne büyük adamlar!
Şimdi çokça ayak izi bıraktığımız Silivri hapishanesinin beton avlularında yürüyen sizleri saygıyla selamlarım. Asıl kahramanları sizlersiniz Silivri’nin…
SİLAH ARKADAŞLIĞI
Şimdi her iki taraftan da bana kızacaklar biliyorum. Ama yazacağım.
Assubay, Süleyman Şah ricat harekâtında görevini yaparken şehit oldu. TESUD’un sesi çıkmadı. Tuğamiral, Silivri’de kanser oldu, hastanede hukuk şehidi oldu. TEMAD’ın sesi çıkmadı. Çok üzülüyorum bu kopukluğa.
Şimdi bir savaş kapımızda bekliyor. Birlikler sevk ediliyor. Tam da silah arkadaşlığının en lazım olduğu günler geliyor. Ama bakın bir olay anlatmalıyım.
İki assubay münakaşa etti, bir uzman çavuş da onları ayırdı. (Daha önce başka bir assubayı darp etmek suçlamasıyla mahkemelik olmuş) Bir general de onları ordudan attı. Atılan assubaylardan biri generali Genelkurmay’a şikâyet etti.
Ama… Generalin avukatıyla, onu soruşturacak olan Genelkurmay Başkanının avukatı aynı kişi. Yani tam bir “kimi kime şikâyet edeyim” durumu… Yetmez, Genelkurmay 2. Başkanı ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başkanının avukatı da o. Yetmez, Kara Kuvvetleri Komutanı, MİT Tırlarını durdurma emrini verdiği iddia edilen General, MSB Müsteşarlığı ve 1. Ordu K.’lığı yapmış başka bir generalin de… Ve daha bilmediğimiz kim bilir kaç kişinin de… Neredeyse bütün karargâhı aynı adam savunuyor. İyi de niye?
Şikâyet edilen ile şikâyeti araştıracak ve karar verecek olanların avukatları aynı olursa orada adalet olur mu? Eğer avukatlık ücretlerini de şikâyetçi assubayın da üye olduğu TSK Hukuki Yardım Sandığı’ndan alıyorsa tam garabet.
Ve gelelim silah arkadaşlığına… Gelebilir miyiz?
Ama gelmeliyiz. Açın şu yolu!
AŞIRILIK NORMALLEŞİNCE
LGBTİ üyeleri İstanbul’da yürüdü. Onlara göre “Normal yürüyüş”tü… Çırılçıplak soyunup birbirlerini yaladılar! Hal böyle olunca, gösterilen tepki de aynı dozdaydı. Ankara’nın her yerine “eşcinselleri öldürün” afişleri asıldı.
Aslında çok daha uzun bir yazıyı hak ediyor bu konu. İçtiğimiz bir bardak çay için, ağzımızı öpücük verecek gibi büzerek “Ay ne muhteşemmmm” dediğimiz; anlatmaya çalıştığımız bir olayı, “vallahi inanılmaz” diyerek inanılmamaya mahkûm ettiğimiz; mutluluklarımızı “dehşet verici, korkunç” gibi kelimelerle niteleyip; yorgunluğumuzu, “öldüm” diye ölçtüğümüz bir dönemi yaşıyoruz.
Kantarın topuzu iyice kaçtı. İnsan ilişkilerinde de… Günde üç kere karşılaştığımız arkadaşımızı şapır şupur öpüp, seferden gelmiş gibi sarıldığımız, ama başına bir iş geldiğinde ortalarda görünmediğimiz, samimiyet ile laubaliliği birbirine karıştırdığımız, herkese “kardeşim” deyip iki gün sonra düşman olarak kardeşliği iğfal ettiğimiz bir vebalı dönem bu…
Aşırılığın normalleşmesi… Keşke Neyzen Tevfik yaşasaydı, ancak onun mısraları paklardı bu işi…
Oktay Yıldırım
Karikatürler: Tuncay Batıbeki
12 Temmuz 2015’te Aydınlık’ta yayımlanmıştır:

