A.    BAŞLARKEN

     

    Türk Ordusu bütün insanlık tarihinde askeri geleneğin başlangıcı sayılır. Buzul çağından sonra en büyük devrim olan atın ehlileştirilmesi ve bir seyahat vasıtası olarak kullanılması, böylece ticaret yollarının kontrol altına alınması ilk devlet sistemleri hep gelir ve Türk askeri tarihine dayanır. Üzenginin yine Türkler tarafından bulunması ile savaş alanında atın kullanılması, buna uygun kıyafetler, at üzerinde kullanılan silahların geliştirilmesi Türklerin askeri alandaki üstünlüklerinin nedenlerindendir.

    Kuşkusuz başka milletlerin de bu alanda sahip olduğu çokça yenilik çeşitli değişimlere neden olmuştur. Ama sistemler söz konusu olduğunda Türkler bu tarihin en önemli parçasıdır. Bugünün modern ordularının bile kullandığı onluk sistemde teşkilatlanma, paralı askerlik uygulamaları, savaş esirlerinin devşirilmesiyle kurulan profesyonel ordular hep Türklerin askerlik sistemlerine getirdikleri yeniliklerdir.

    İlk uygulanmaya başladıklarında devrim niteliği taşıyan bu sistemler bugün için gelişen savaş teknolojisi ve siyasal zorunluluklar nedeniyle revize edilmeli, bazı alanlarda dünyada ilk bile olsa yeni uygulamalar bulunmalıdır.

    Ordular, ülkelerini ve milletlerini korumak, çıkarlarını savunmak için vardır. Ben de burada belki başka ülkelerde buna yakın sistemler olsa da bizim ordumuz için yepyeni bir sistemden söz edeceğim.

     

    B.    SİLAH ARKADAŞLIĞI

     Silah ve arkadaşlık… Silah vatanın korunması için kullanılır. Bu açıdan bakınca aslında silah arkadaşlığı vatanı koruma arkadaşlığıdır. Burada Atatürk’ün bakış açısını hatırlamalıyız.

    Vatan sevgisi, Atatürk’ün deyimiyle anne sütüyle emilerek öğrenilmesi gereken bir duygudur ve fakat erkek ve kadınlardan kurulu ordusuyla Paris surlarına dayanan Attila’dan bu yana 5 bin yıllık açık alınlı Türk kadını 600 yıllık çarşafa bürünmüştür. O çarşaf sadece analarımızın saçlarını değil, seslerini de kapatmış ve evladına vatanseverliği aşılayacak özelliklerden mahrum kalmasına neden olmuştur. Şu halde bu görev subaya düşmektedir. Mustafa Kemal aslında burada vatansever askerler değil, bir kuşak yetiştirilmesi gerektiğini söylemektedir. Bu da ancak kıtaya gelen asker ve subayların kendilerine örnek kabul edecekleri komutanlarla olur.

    İnsanlar sadece maddi olarak değil manevi olarak da kendilerinden üstün olanlara saygı duyarlar. Sadece bilgi ve tecrübe olarak değil, dayanıklılık, yiğitlik ve fedakârlıkta da emrinde olanlardan daha önde olmalıdır. Ast ve üst arasındaki kayıtsız şartsız itaat ancak bu koşullarda oluşur.

    Bunlar Mustafa Kemal’in sözleridir.[202] Kurulması gereken milli sistemin kılavuzu da bu olmalıdır.

    Peki, bütün bunlar nasıl olacaktır? Atatürk’ün söz ettiği o mükemmel komutanlar nasıl yetişecek, o komutanların kumandası altında kopmaz bir silah arkadaşlığı bağıyla bağlı ordu nasıl kurulacaktır?

    Sadece aynı kıtada bir araya gelmek bunu oluşturmaya yetecek midir?

    Subay, astsubay ve erler arasında bu bağın oluşması en yukarıdan başlamalı ve aşağıya doğru sirayet etmelidir. Ordu içinde farklı toplumsal sınıfların oluşması bu silah arkadaşlığını sağlayamaz. O halde sistem bu sınıflaşmayı engelleyecek şekilde kurulmalıdır.

    Bunu yüksek sesle düşünelim.

     

    C.    ORTAK OKULLAR

    Öncelikle şu tartışmasızdır ki, Türk ordusunda görev yapacak subay ve astsubaylar lise düzeyinden itibaren askeri okullarda eğitilmelidir. Ağaç yaş iken eğilir. Ama bunun da koşulu ağacı doğru istikamete eğmektir. Doğru bir askeri lise eğitimi orduya sadakatin ve görev yapma kapasitesinin çok yükseklere taşınmasına, aksi durum ise daha görevin ilk yıllarında bıkkınlığa neden olabilir.

    Askeri liseler, hem subay hem de astsubay olacaklar için ortak bir temel eğitim merkezi olmalıdır. Bu okullar bütün Harp Okullarına ve Astsubay meslek yüksek okullarına öğrenci sağlayacak mevcuda ulaştırılmalıdır.

    Ortak askeri liselerde kıtada pekişecek olan silah arkadaşlığının oluşması sağlanabilir. Burada yetişen öğrenciler başarı durumlarına göre bir sıralamaya tabi tutulacak, bu sıralamada ilk sıradakiler Harp Okullarına, arkada kalanlar Astsubay Meslek Yüksekokullarına gönderilecektir. Böylece yükselmede liyakat daha ilk adımda öne çıkmış olacaktır. Bunun diğer önemli faydası da aidiyet duygusunun gücü olacaktır. Subayın da astsubayın da gerçek anlamda aynı toplumun fertleri olması sağlanacaktır.

    Bundan sonraki subay ihtiyacının da kıtadaki astsubaylar arasından sağlanması; hem ordu komuta kademesinin daha sağlıklı olmasını sağlayacak[203] hem de ast rütbeler için yükselme olanağı olacaktır. Bu sistem, bugün sorun olan bütün diğer madde başlıklarının sorun olmaktan çıkmasını sağlayacaktır. Bugün olmayan, ya da daha iyimser bir ifadeyle çokça yara almış olan silah arkadaşlığı somut olarak kurulmuş ve eskisinden çok daha iyi bir duruma gelmiş olacaktır.

    Ordu içinde toplumsal bir tabakalaşma olmayacak, birinin tırnağı kırılsa diğeri bunu hissedecek, o yarayı sarma sorumluluğunu taşıyacaktır.

    Astsubay, aynı okulda olduğu, kendisi ile aynı imkânların sunulduğu ama kendisinden daha başarılı olduğu için yükselen silah arkadaşına Mustafa Kemal’in söz ettiği o öz saygıyı duyacak ve bugün hissettiği bütün aidiyet sorunlarından sıyrılacaktır.

    Bu okullarda sadece muharip sınıflar eğitilmeli, teknik sınıflar için okulların nitelikleri farklı olmakla birlikte aynı sistem uygulanmalıdır. Bu kez ortak liseler teknik ve meslek lisesi şeklinde olmalı, buradan mezun olanlar arasında yapılacak sıralamada, ordunun teknik sınıflardaki subay ihtiyacı kadar sayı Türk Silahlı Kuvvetleri adına okumak üzere üniversitelerin mühendislik bölümlerine, astsubay olacaklar da Astsubay Meslek Yüksek Okulu’nun ilgili bölümüne gitmelidir.

    Teknik sınıfların kendilerine mahsus tazminatları olmalı, orduya aidiyetleri görev sürelerince verilen çeşitli kurslarla pekiştirilmelidir. Uzman Erbaşlık sistemi operatör boşluğunu doldurduğunda, operatör-teknisyen-mühendis zinciri kalıcı bir şekilde oluşacak ve teknik bakımdan sivil bağımlılık ortadan kalkacaktır.

    Bir ordu, en aşağıdaki ile en tepedeki arasında kusursuz bir ilişki ile çalışan bir makinedir. En tepedeki ile en aşağıdaki arasındaki bağlılık ve empati, en tepeye çıkanların en aşağıdan başlamaları, en aşağıdakilerin de bir gün en tepeye çıkabileceklerini bilmeleriyle kurulabilir.

     

    D.    TERFİ VE SİCİL

     

    Rütbe ve kıdem bakımından yükselme mesleki ilerleme ve görev süresine bağlı olarak iki farklı kategoride düzenlenmelidir. Mesleki ilerleme bir rütbeye kadar mesleki yeterlilik sınavlarıyla[204] tespit edildikten sonra, özellikle büyük rütbelerde mesleki geçmişine ilişkin tez, buluş, muharebe ve eğitim başarısı gibi ölçütlere bağlanmalı, teknik sınıflarda ise akademik ilerleme şeklinde olmalıdır. Ama bu noktada bir parantez açmalıyım burada sözünü ettiğimiz akademik ilerleme, askerlik, strateji ve siyaset dışında alanlarda olmamalı, her askerin kendi sınıfıyla ilgili alanlarda olmalıdır. Bir piyade subay veya astsubayının işletme ya da maliye konusunda tez yazması zaman kaybından başka bir şey değildir. Maliye sınıfından bir askerin de söz gelimi dik mermi yollu silahlar konusunda tez yazmaya çalışması aynı şeydir. Bu konuda gösterilecek hassasiyet bir orduyu çok kısa bir sürede görülmemiş bir hızla geliştirebilir.

    Kıdem, yani görev süresinin uzunluğu sadece eş rütbeler arasında geçerli bir fark olmalı ama asla rütbenin yükselmesini sağlamamalıdır. Mesela yıllarca terfi koşullarını elde edemediği için aynı rütbede kalan bir yarbay, tecrübesi bakımından emsallerinden kıdemli olmalıdır.

     

    Eğer Türk ordusundaki subay ve astsubayın niteliklerini öldüren bir şey varsa o da bu yanlış uygulamadır. Nasıl olsa süresi dolunca bir üst rütbeye çıkacak olan bir asker, kendini ve kıtasını geliştirmek için hiçbir şey yapmamaktadır. Sadece zorunlu görevlerini, o da olduğu kadar yerine getirmekte, fazlasını gereksiz görmektedir. Böyle olunca ordunun Devlet Su İşleri’nden farkı kalmamaktadır. Bu yanlış uygulama kesinlikle sonlanmalıdır.

    Bir başarı gösterinceye kadar çocuğa isim bile verilmediğini anlatan öykülere sahip bir askerlik geleneğinin, bu uygulamayı kendi özlerinden almadığı açıktır.

     

    1)    Çifte Sicil Sistemi

     

    Bir yarısını mesleki ilerlemenin oluşturduğu yükselme koşulunun diğer yarısını sicil oluşturmalıdır. Sözünü ettiğimiz mesleki ilerlemeler şimdiye kadar sicil sistemi içinde değerlendirildiği için zamanla sicil notu uygulamasının yanında önemsizleşti, yok edildi. Mesela 4 dil konuşan bir subay ya da astsubayın siciline komutanı ile bir nedenle ters düştükten sonra “yaramaz adamdır” yazılmışsa o adamın bütün üstün nitelikleri bu ili kelimenin altında yok olmaktadır. Oysa belki de “yaramaz adam” diyenin bizatihi kendisi yaramazdır. Bunun önüne geçmenin tek yolu mesleki ilerlemeyi, somut ve farklı bir puanlamayla, sicil sisteminden ayırmaktır. Buna mesleki yeterlilik denilebilir. Ve bunu değerlendiren kişi asla sıralı sicil üstleri olmamalıdır.

    Yükselmenin %50’si buna dayadıktan sonra geriye kalan yarısı ise sicile dayanmalı ama bu sicil de yine iki aşamalı olmalıdır.

    Sicil sadece üstlerden değil, astlardan da alınmalıdır. Böylece sadece komutanları tarafından beğenilen ama astları nefret ettiği için muharebede başarı sağlaması imkânsız olan kişilerin yükselmesi engellenecek, her asker hem iyi bir maiyet, hem de sevilen bir komutan olmaya çalışacaktır. İç Hizmet Kanunu’nda disiplin tanımı içinde yer alan ama bir türlü gerçek hayatta karşılığını bulamayan, “astın ve üstün hukukuna riayet” ancak bu yolla hayata geçirilebilir. Her rütbedeki askerin sicil puanı oranı %70-%30 oranında astlar ve üstler arasında bölüşülmelidir. Başka deyişle yüzde yetmişini komutanlarından, geri kalan yüzde otuzunu da astlarından almalıdır. Bunun nasıl yapılacağı ya da oranları uygulama içinde kolayca somutlaştırılabilir. Biz sadece bir sistemin ana hatlarını çiziyoruz.

     

    2)    Gerçek Terfi Ancak Böyle Olur

     

    Bu koşulları sağlamış olan askerlerin de tamamı değil sadece ihtiyaç duyulan kadarı yükselmelidir. İhtiyaç duyulan kadarını tespit etmek için de yine sicil ve mesleki başarı ölçütü dikkate alınarak bir sıralama yapılmalıdır. Rütbenin kıymeti ve gücü ancak onun ne kadar zor elde edildiğiyle ölçülebilir. Bütün yarbayların otomatik olarak albay olduğu bir orduda albayın değeri yoktur. Oysa sadece hak edenlerin taktığı albay rütbesi olması gerektiği gibi büyük bir rütbedir.

    Bu şekilde yükselen bir orduda liyakatsiz bir tek adam olmayacağı gibi, devletin başka kademelerine de örnek olacak bir sistem kurulmuş olacaktır. Bu terfi sistemi her rütbe için geçerlim olmalıdır. Bunun dışında tutulacak tek kategori operatör kadrolarını dolduracak olan Uzman Erbaşlık olmalıdır. Onlara da kendi görevleri dışında bir görev verilmemelidir. Bu sistem sözleşmeli olmaktan kurtarılmalı ve teknik sınıflar için kendine has bir model bulunmalıdır.

    Türk Ordusu’nda en fazla yozlaşan kurum terfi kurumudur. Bir askerin üç kez erken terfi alması nasıl açıklanabilir? Oysa bunun ne kadar çok örneği vardır. Savaş alanında bunu gerçekten hak eden insan sayısı gerçekte kaçtır?

    Bakınız, bir askerin bir kez erken terfi aldıktan sonra arka arkaya iki kez daha alması adeta kanun gibidir. Bu büyük yanlışlar düzeltilmeli, erken terfi somut olarak başarı ile değerlendirilmelidir. Bu da sadece sicil değil, kişisel olarak elde edilmiş bir başarı olmalıdır. Zor bir kursun bitirilmesi, bir tez, bir buluş, yepyeni bir sistem, vb…

     

    3)    Kurmaylık Savaş Meydanından Kopuş Olmamalıdır

     

    Kurmaylık sınavına hazırlanan bir subayın, kışlada odasına kapanıp, sabahtan akşama kadar ders çalışması onun kıtadan ve asli görevlerinden uzaklaşması demektir.

    Bir subay Harp Akademisi sınavına girebilmek için görevini aksatmak pahasına o kitapları ezberlemeye çalışıyorsa ya eğitim ve öğretim sisteminde ya da sınav sisteminde bir sorun var demektir.

    Ya kurmay olduktan sonrası? O, daha başka bir sorunlar silsilesidir. Akademide kafasını kaldırmadan ve çok katı bir şekilde eğitildikten sonra hemen başlayan karargâh ve yurtdışı görevleri arasında göz açıp kapayana kadar geçen sürenin sonunda, belli bir süre kıtada çalışma zorunluluğunun yerine getirilebilmesi için şaşırtıcı görevlendirmeler yapılabilmektedir. Söz gelimi şimdiki 1. Komando Tugayı bir zamanlar Hava İndirme Tugayı idi. Tugayda görev yapmanın en önemli koşulu herkesin paraşütçü olması idi. Bu vasfı kazanamayan, rütbe ve görevine bakılmaksızın başka birliğe atanırdı. Az önce sözünü ettiğim terfi sistemi nedeniyle bütün birlik yeni tugay komutanının, yüzbaşılığında paraşütçü olamadığı, böylece birlikte görev yapma koşullarını taşımadığı için başka birliğe atandığını konuşuyordu.

    Ya da buna benzer başka bir çarpıcı örnek vermek gerekirse Şemdinli’de bulunan 3. Komando Taburu gibi son derece kritik terörle mücadele görevi yapan bir birliğin başına tank sınıfından ve sadece üsteğmenliğinde yaklaşık iki buçuk yıllık kıta tecrübesi olan bir kurmay binbaşı getirilmişti. Birliğe geldiğinde yayınladığı ilk emirlerden biri tank ile piyadenin müşterek harekâtında tank arışlarındaki emniyet mesafesi ile ilgiliydi. Çünkü başka bir şey bilmiyordu, hayatında bir operasyon yönetmemiş, mavi bereyi bile ilk kez giymeye başlamıştı.

    Tabur ile birlikte operasyona çıktığında tabur özel timini koruma timi olarak kullanıyor, araziye buz istiyordu. Bu onun suçu değildi. Terörle mücadele ya da komando harekâtı konusunda neredeyse hiç bir şey bilmediği için, ne biliyorsa ya da nasıl alıştıysa öyle davranıyordu.

    Bu sorunun çözümü zor değildir. Komutan olacak subayları iyi yetişmesi zorunludur. Kurmay sayısının artırılması, akademiden mezun olan kurmaya terfi verilmemesi ve herkesin kıta-karargâh görev dengesinin çok iyi ayarlanması gerekir. Kıtada başarılı olanların önlerinin açılması da sorunun çözüm yollarından biridir.

     

    4)    Gazi Generaller Dönemi

     

    Bu yozlaşma o derece ileriye gitmiştir ki, özellikle yüksek rütbelerde söz gelimi bir generalin, bir operasyona katılması bile üstün cesaret ve feragat madalyası almasına yetecek duruma gelmiştir.

    Bunu kelimelerle izah etmek mümkün değildir. Aşağıda dere yatağında vuruşan tim komutanına üzerinde “aferin” yazılı bir takdirname yeterken, yukarıda komutanın yanında duran adamların madalyalarla donanması askerlikle değil kapitalist piyasa mantığıyla ilgilidir. Düzeltilmelidir.

    O dere yatağında yaralanan teğmen, yarasının, bir gün generalliğe giden yolun diğer koşullarını tamamladıktan sonra, kendisini emsallerinden bir adım öne taşıyacağını bilmelidir.

    Gazi generalimiz var mıdır? Ya da sayısı kaçtır? Erken rütbelerinde gerçek bir çatışma görmüş, buralarda yaralanmış kaç subay general olabilmiştir? Gazi olan subayların hepsi mi generallik yeterliliklerinin altındadır? Neden sol elinin birkaç parmağını, bir bacağını kaybetmiş, ya da ne bileyim paraşütle atlarken, helikopterden inerken yaralanmış generallerimiz yoktur? Vardır da biz mi bilmiyoruz? Bunların içinde bugüne kadar hiç mi kuvvet komutanı olabilecek nitelikte adamlar çıkmamıştır?

    Önemlidir. Bunlar sorgulanmalı ve bu sistemin bütün zaafları bulunarak devrim gibi düzenlemelerle ortadan kaldırılmalıdır.

    Komutanlık, daha doğru deyişle bir savaşa komutanlık etmek, daha önce savaşmamış biri tarafından yapılamaz… Onlar müzakereleri yaparlar, ama savaşı ve savaşçı birlikleri komutanlar yönetir.

     

    E.     SOSYAL GELİŞİM VE TOPLU İLERLEME

     

    Bir ordunun ilerlemesi, onu oluşturanların sadece askeri alandaki gelişimleriyle sınırlanamaz. Bir ordu sosyal alanda da gerekli gelişimi sağlamalıdır. Bu konuyu tartışmak için önce Türk Ordusu’ndaki ayrılık sorunu üzerine tartışmak gerekir.

     Türk Ordusu ne yazık ki, bir ayrılıklar ordusu haline getirilmiştir. Lojman ve sosyal tesisler, sadece subay astsubay şeklinde değil, kara, deniz ve hava diye de ayrılmıştır.

    Biz burada bütün birlikler aynı üs bölgelerinde görev yapsın demiyoruz. Elbette denizcinin denize, karacının dağa ve havacının alana ihtiyacı vardır. Donanımları, eğitimleri, alışkanlıkları farklıdır. Ama… Aynı garnizon içinde bulunan deniz, kara ve hava birliklerinin lojmanları ve sosyal tesisleri neden ayrıdır? Bu birlikler savaşta birlikte hareket etmeyecek midir, birbirlerini desteklemeyecek midir? Neden aynı bahçe içinde kalamaz, aynı yemek salonunda yemek yiyemezler?

    Önce bu mantığın ortadan kaldırılması gerekiyor.

    Bütün kuvvetlerin aynı lojmanlarda, aynı sosyal tesislerde barınması, birbirlerini tanımaları, gelenek ve alışkanlıklarını öğrenmeleri gerekiyor. Bir kuvvetin sağladığın ilerlemenin bireysel sonuçlarını, diğer kuvvet mensuplarının görerek öğrenmesi ve onun da bu yolla ilerlemesinin sağlanması gerekiyor.

    Bu mantık lortadan kalktığında aynı liseden mezun olmuş subay ve astsubayların başka lojman ve sosyal tesislere bölünmesi de ortadan kalkmış olacaktır.

    Türk Ordusu’ndaki ayrılık sorununun temeli toplumsal eşitsizliğe dayanmaktadır. Subayların ailelerinin gelir düzeyleri ve şehirlilik oranı, genel olarak astsubay ailelerinden daha yüksektir. Bunun sonucu olarak da daha iyi eğitim alan çocuk, daha iyi bir puanla subay olmak için askeri liseyi kazanabilmektedir. Astsubay olacak çocuk ise kırsal kesim olanaklarıyla okumuş, diğerinden daha kötü bir eğitim almış ve toplumsal işgücüne katılma konusunda eşit fırsata sahip değildir.

    Bu toplumsal sınıflaşma aynıyla orduya yansımakta, astsubay başka subay başka bir toplum kesimine mensup olmakta ve daha kötüsü Türk Ordusu bu eşitsizliği ortadan kaldıracak bir sistem uygulayamamaktadır.

    Bunu biraz daha açmalıyız. Türkiye’de ordu, Osmanlı’nın son iki yüz yılından beri aydınlanmanın ve yeniliğin lokomotifidir. Bütün ilerleme askeri kurumlarda başladı, bu yüzden günümüze kadar yansıyan sembolik bir önemi vardır ordunun. Ordu, eğitimsiz halkın askerlik yaparken eğitildiği, sonra da bu birikimini topluma aktardığı bir ocaktır. Mustafa Kemal’in Millet Mektepleri projesiyle terhis olan çavuşları kendi köylerinde okuma yazma öğretmeni olarak görevlendirmesi bu özelliğinin somut bir örneğidir.

    Bu kadar ayrıntıya niye girdim?

    Subayın astsubaydan daha iyi eğitildiği, yurtdışı eğitim imkânlarının daha geniş olduğu tartışma götürmez bir gerçektir. İşin içine sadece subayı değil eşini de eğiten Harp Akademisi eğitimi de girince fark daha da artmaktadır. Ve buraya dikkat, bütün bu eğitimler o subaya Türk Ordusu’na yansıtsın diye verilmektedir.

    Peki, bu subay, aldığı eğitimleri, görgüsünü, bilgisini astlarına ve ailelerine ve dolayısıyla bütün bir topluma nasıl aktaracak?

    Elbette birlikte yaşayarak, aynı lojmanı, aynı sosyal tesisi kullanarak… İlerleme başka türlü olmaz. Sadece Ankara’daki Oran sitesinden bir günde 380 tane makam arabası çıkmaktadır. Bir düşünün, komutanlar mesaiye bile maiyetleriyle gitmiyorlar, sabah kışlaya giden serviste bile birlikte değiller. “Genelkurmay Başkanı ya da Kuvvet karargâhındaki yüksek komutanlar da servise binmelidir” demiyorum, ama bu durumu bu kadar abartmanın da bir anlamı yok… En azından birlik komutanları, astlarıyla aynı serviste mesaiye gidebilmelidir…

    Astlarının kırk yılın başında iki yüz metre mesafeden gördüğü, başka konutlarda oturan, başka orduevlerinde yemek yiyen, denize bile başka plajlardan giren bir komutan astlarına ne öğretebilir? Öğrendiklerini nasıl aktarabilir? Ya da astları o adamı ne kadar benimseyebilir?

    Bir apartmanda maiyetiyle birlikte oturmak komutanları küçültmez tam aksine büyütür. Son tahlilde milli sistem, sadece cephede değil, hayatın her alanında birlikte olmak esasına dayanmalıdır. Türk ordusunun komutanları ve onların maiyetleri birbirlerine sadece kanunun öngördüğü yasal bağlarla değil, kalplerinden gelen ve adına silah arkadaşlığı dediğimiz bağla da bağlanmalıdır.

    Bu önerimiz ordu sisteminde bir devrimdir. Dünyanın hiçbir ordusunda yoktur. Tıpkı Türk milletinin tarih içinde yaptığı ve daha sonra dünyaya mal olan radikal sistem değişiklikleri gibidir…

     
     
    Dipnotlar
     

     

    [202] Yakın arkadaşı Nuri Conker’in Subay ve Komutan isimli eseri hakkında Mustafa Kemal’in fikir ve katkıları, Zabit ve Kumandan ile Hasbihal adıyla bir kitapçık olarak basılmıştır.

    [203] Kaynak tek olacağı için dış etkilerden korunması da daha kolay olacak ve böylece bilmem hangi cemaatin yurtlarında cumhuriyet düşmanlığıyla bilenmiş çocukların komuta kademelerine tırmanması engellenmiş olacaktır.

    [204] Bu sınavların ağırlıklı olarak uygulamalı olması askerliğin reddedilemeyecek doğasının bir şartıdır. Ata binmesini beceremeyenden süvari birliğine komutan olmaz. Aynı şey bütün birlikler ve zamanlar için geçerlidir. Komando Tugayının komutanı, birliğindeki komandolarla birlikte dağda kalamıyorsa, onların komutanı değildir ve olamaz. Tank tugayı komutanı, bir tank komutanı kadar o tankları tanımıyor ve kullanmayı bilmiyorsa komutan olamaz. Denilebilir ki, “komutanlar belli bir rütbeden sonra daha yüksek dereceli konuların eğitimini aldıklarından bu konulara zaman ayıramazlar…”Bahanedir… Kurmay sınıfı bu yüzden vardır. Komutan olmak için değil…

     

    About Author

    Oktay Yıldırım

    Yorum yap

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir