Bu yazı herhangi bir gündemle yazılmıyor, ama aslında gündemin tam da göbeği.

    Bu memlekette, ister iktidar olsun ister muhalefet, sol ve sağ siyasetin neredeyse sürekli Türk vatanının gerçekleri ve Türk milletinin ihtiyaçları ile alakasız yollar izlemesinin, yüzeyde pek çok ama derinde bir tek sebebi var.

    Bizim ülkemizde sol vatansız, sağ ise milletsiz.

    Doğuştan gelen bir sorun bu.

    Komünist Manifesto’daki ”İşçilerin vatanı yoktur” ifadesi bizim memleketin solcularının daha en başından amentüsü oldu ve milliyetçiliği reddederek vatansızlaştılar. Sol en başından sakat doğdu ve dünyadaki büyük savaşların, devrimlerin bu amentüyü nasıl etkilediğini asla hesaba katmadan o sakat ve yarım haliyle gelişti.(1) 

    Kuşkusuz kendi bilincinde bu sakatlığı tedavi eden aydınlar da oldu, ama ne yazık ki, sesleri bütünü etkileyen vatansız solcular kadar çıkamadı. Oysa milliyetçilik özünde bir sol değerdir, ama bizim memleketin solcuları milliyetçilik düşmanı oldular. Böyle olunca da hem milletten hem de vatandan ayrı düştüler. 

    Sağ ise kavmiyetçilik dedikleri milliyetçiliği mahkum eden ve aslında Batı tarafından araç olarak kullanılan bir ümmetçiliği benimsedi. Milli kimliğini reddetti. Müslüman toplumları kapsayan enternasyonalizm benzeri bir kimlik edindi. Sağ içinde de tıpkı solda olduğu gibi bu özüne yabancı kimliği reddedenler olmasına rağmen onların da sesi cahil, gerici, fikri sabit ve bencil kitleleri aydınlatacak kadar çıkamadı.

    Soldan başlayalım!

    Yıl 1910… Kayseri mebusu Kasım Efendi, Meclis-i Mebusan’da Kirkor Zöhrab Efendi’ye şöyle sesleniyordu: ”Sosyal’i tefsir et, iptida (basitçe) anlat. Her biri bir biçimde anlatıyor, Osmanlı lisanıyla söylenecek sosyal nedir?”(2)

    Bu soru Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın kurulması tartışmalarına ait. Parti programı Fransa’dan Jean Jaures tarafından hazırlanıp gönderildi(3). Neredeyse kimse tam olarak ne olduğunu bilmiyordu, hatta partinin çoğu üyeleri bile, tıpkı günümüzdeki gibi…

    Hoş iptida (basitçe) anlatsa ne olacaktı, Kirkor Zöhrab’ın sosyalistliği ve kurdukları işçi dernekleri yoğunlukla Ermeni ve Rum işçilerin katıldığı Milliyetçi ve ayrılıkçı örgütlerdi ve tek dertleri memleketi parçalamaktı.  Ama, bizim Kasım Efendi, aynı şimdiki benzerleri gibi ne anlayacaktı ki…

    Meşhur İştirakçi Hilmi’nin partisi 2. Enternasyonale, yani Avrupa soluna bağlıydı. Ordunun dağıtılmasını istiyordu, e haliyle kapatıldı. Üyelerinin çoğu kendisi gibi ittihatçı düşmanı olan Hürriyet ve İtilaf partisine geçti. İşgal döneminde tekrar kurulan parti ve başkanı İştirakçi Hilmi bu kez İngilizlerin kontrolündeydi. Altına İngilizlerin çektiği kırmızı Mercedes arabası ve kızıl fuları ile bir komünist karikatürü gibiydi.

    Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkasının kurucusu Şefik Hüsnü’ye göre tam bir cahil ve İngiliz hizmetkarıydı. Hilmi, İngilizlerin Belçika şirketleri üzerindeki çıkarlarının piyonuydu. Maddi kaynaklarını da İngilizler sağlamıştı.(4) Türk Orduları’nın işgal ordularıyla boğazlaştığı günlerde Hilmi, İngiliz paralarıyla grevler tertipliyordu. İşte bu Hilmi, bizim topraklarda sol hareketin ilk örgütünü kuran kişiydi.

    Ya Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkası ve Hilmi’yi İngiliz hizmetkarı olmakla suçlayan Şefik Hüsnü?

    O da SSCB Komünist partisine bağlıydı ve oradan talimat alıyordu. Partinin 24 Ekim 1919’da İstanbul’da düzenlenen bir toplantısında İhsan Raif Bey, memleketi işgal altındaki Türk işçisine seslenerek şöyle diyordu: ”Amele sen düşmanını iyi tanı, Senin düşmanın Rum, İngiliz, Fransız değildir. Dünyada senin düşmanın sermaye sahipleridir. (…)Biz milliyetçi Fırkalar istemiyoruz.”(5)

    Fransız, İngiliz, Rum ya da diğer işgalciler Anadolu’da ne yapıyor, kaç köy yakıyor, pek de umurlarında değildi. Onların düşmanı sermaye sahipleriydi. Oysa İngiliz İşçi sınıfını temsil eden İngiliz İşçi Partisi Cihan Harbi’nde Türkiye’ye saldıran hükümetin koalisyon ortağıydı.

    Milli Mücadeleye Karşı Duyarsız ve Dışa Bağımlıydılar

    1 Mayıs 1922’de yerli komünistlerin kutlama yaptığı sırada Milliyetçi Mustafa Kemal Paşa’nın kurduğu Türk Ordusu, Sakarya Savaş’ını kazanmış Büyük Taarruz’a hazırlanıyordu. İstanbul’da yapılan 1 Mayıs kutlamalarında okunan bildiride ise Anadolu’daki mücadelenin sözü bile geçmiyor ve bildiri şu şekilde sonlanıyordu: “Yaşasın Sovyetler Rusyası. Yaşasın cihan komünist inkılabı.(6) 


    TKP’nin bildiri ve yazılarında da aynı dilekler yer alıyordu: “Yaşasın Sovyetler Rusyası ve Komünist enternasyonali. Yaşasın Sovyetler Türkiyesi.”

    Türkiye Sosyalist Partisi Genel Başkanı Şakir Rasim de, 1 Mayıs dolayısıyla Fransız işgal kuvvetleri komutanına yazdığı mektubu şöyle bitiriyordu: “Sayın General, hürmet duygularımızın kabulünü rica ederiz.”(7) 

    Diyeceksiniz ki, “Ankara’ya bir selamları bile yok muydu?” Vardı: 1922 1 Mayısında sadece Şefik Hüsnü tarafından Ankara’ya bir telgraf çekildi onun da bir şartı vardı, komünist rejim kurulması gerektiğini söylüyordu(8).

    Memleket 15 yaşında çocuklarını askere gönderip boğazına sarılan düşmandan kurtulmaya çabalarken Türkiye’deki sol “yaşasın Sovyetler Rusyası” diye bağırıyordu. Millet iki öküzünün birini milli mücadeleye verirken, Türkiye’deki sol çalışma koşullarının düzeltilmesi için İstanbul sokaklarında grev yapıyordu. Hatta, TKP tarafından kurulan Kilikya Genel İşçiler Birliği,  Mustafa Kemal ve Milli Mücadele kadrosunu doğu halklarına ihanet etmekle suçluyordu.(9)

    “Aman Hilafet Kaldırılmasın”

    Bu duruş bozukluğu hiç değişmiyordu, Ankara hükümeti ne yapsa yanlıştı. Halifelik mi kaldırılacak sadece gericiler değil, komünistler de karşı çıkıyordu. Şefik Hüsnü Komünist Enternasyonal’e 15 Kasım 1923’te yazdığı raporda halifeliği savunuyordu: “(…)Halife’nin ruhani lider olarak görevlerini yerine getirebilmesi için tedirgin edilmemesi gerektiğini” söylüyordu, çünkü Şefik Hüsnü’ye göre “en geri bilinç düzeyindekiler bile milliyetçilerin asıl niyetinin Mustafa Kemal’i halife seçtirmek olduğunu biliyordu”(10)   

    Aslında en geri bilinç düzeyindekilerden daha fazla yanılıyordu, çünkü dünyaya Türk milletinin gözüyle değil, bir Rus işçisinin gözüyle bakıyordu. Bugün tarikatlara hatta FETÖ’ye sahip çıkan ya da sessiz kalan sol parti ve gruplara bakıp şaşırmamak gerekiyor, çünkü bu duruş bozukluğu bir türlü tedavi edilemedi.

    İçlerinde daha sonraki yıllarda Türkiye aleyhine casusluk yapanlar bile vardı.(11)


    Etnik Bölücülüğü Desteklediler

    Bugün sırtını AB fonları ve Brüksel’in himayesine verip PKK bölücülüğüne destek veren vatansız solculara şaşırıyor musunuz? Bakınız yıl 1926, Türk devleti bir yıl önce İngiliz destekli Şeyh Sait isyanını ezmiş ve hala irili ufaklı bölücü isyanlarla uğraşıyordu. TKP’nin programında ise tıpkı Sevr’de olduğu gibi Kürdistan ve Lazistan kurma planları vardı.

    Aynen aktarıyorum: “Amele ve köylü hükümeti kesif halk kütleleri halinde yaşayan milli ekalliyetlere (Kürtler-Lazlar) mukadderatlarını serbestçe tayin etmek ve isterlerse devletten ayrılmak hakkını bahşeder.”(12)

    İngiliz Binbaşı Noel, köy köy gezip isyan kışkırtırken, İstanbul’daki vatansız solcular da bu isyanları destekliyordu. Ama diğer yandan da sözüm ona emperyalizm karşıtı idiler.

    Şefik Hüsnü de Kürt bölücülüğünü savunuyordu. B.Ferdi imzasıyla Komintern’in yayın organında 1926 yılında yayımlanan yazısında, Türkiye’ye şu öneride bulunuyordu: “Kürdistan’ın geniş halk kitlelerine, İngilizlerin baskısından ve kendilerini ezen feodaller ve dincilerden kurtulur kurtulmaz kendi hükümet biçimlerini kendilerinin belirleme hakkının tanınacağının resmen açıklanması.”(13)

    1930 Ağrı isyanında ise TKP’nin bölücü tavrı isyancılara hak veriyor, ama sadece isyana liderlik edenlerin gerici niteliğini eleştiriyordu. TKP’ye göre cumhuriyet hükümeti “halk düşmanı” idi ve halkın onu yıkmaktan başka çaresi yoktu. Keşke TKP bu isyana önderlik edebilseydi.(14)

    “Vatansız ve milliyetsiz beyinsizler” Atatürk’e Karşı Savaştılar

    Milli mücadele yıllarında Anadolu’ya ve BMM’ye karşı oldukça mesafeli, işgalciler ya da SSCB ile girift ilişkiler içindeydiler. İşgalci Yunan ordusunu doğrudan destekleyen Ermeni ve Rum işçi örgütleri ile birlikte örgütlenmeye çalışıyor, bölücü isyanları destekliyorlardı. 

    Elbette zafer kazanıldıktan sonra bu bozguncu tavrın BMM nazarında bir karşılığı olacaktı. Dış bağlantılı örgütler kapatılıyordu. Şefik Hüsnü ise bunu Komintern’e şu sözlerle şikayet ediyordu: “(…) Sultan hükümeti son günlerde, bu teşkilatları keyfi bir tarzda kapatmıştır.”(15)

    Ankara, onlara göre “sultan hükümeti” idi ve sözü edilen sultan da Atatürk idi, zengin sermayedarların destekçisi idi, gerici idi, zalim idi. Hatta Milli Mücadelenin sonunda gelen büyük zafer bile Yunan ordusu içindeki sosyalistlerin isyanları ve silah bırakıp kaçmaları olmasa kazanılamazdı. Şefik Hüsnü 20 Eylül 1922’de Aydınlık’ta çıkan yazısında böyle diyordu, oysa gerçekte bu Yunan yenilgisini etkileyecek çapta bir silah bırakma söz konusu bile değildi.(16)

    Her fırsatta bu saldırılarına ve Ankara’yı ya batıya ya da bağlı oldukları SSCB’ye şikayet etmeye devam ettiler. Sadrettin Celal (Antel) Komintern’in 4. kongresinde (19.11.1922) “BMM hükümetinin son üç yıl içinde bir ihanet politikası izlediğini, halkı aldattığını ve vergi yükü altında ezdiğini” söylüyordu.(17) Bu “son üç yıl” Milli Mücadele yıllarıydı.

    TKP yöneticisi ve Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası Genel Sekreteri Salih Hacıoğlu, büyük zaferden sonra (1.9.1923) işçiler arasında yayılan milliyetçilik duygularından rahatsızlığını ve bunu engellemek için neler yapacaklarını Komintern yetkililerine hevesle bildiriyordu.(18)

    Elbette bütün bunlardan Mustafa Kemal Paşa ve cumhuriyet hükümetinin haberi oluyordu.

    İşin tuhafı SSCB ile Türkiye arasında iyi bir ilişki vardı, 1921’de dostluk ve kardeşlik, 1925’te de dostluk ve saldırmazlık anlaşması imzalanmıştı. Atatürk Zinovyev gibi Sovyet yetkililerle Bolşevizmin niteliğinden, ordunun ideolojisine kadar her konuda görüşmeler yapmıştı. bağımsızlıktan asla vazgeçmeyeceğini söylemiş, Türk devriminin Rusya’daki ile aynı olamayacağını açıkça söylemişti. Başka ülkede yaşanan devrimi taklit etmenin ne kadar yanlış ve imkansız olduğunu onlara da aktarmış ve bu konuda hemfikir olmuşlardı. Ama istanbul solculuğu başka havadaydı. Zaten SSCB yetkilileri de onlarla aynı fikirde değildi ve onları Türk devrimini anlayamamakla kendilerine de yanlış bilgi vermekle eleştiriyordu.(19)

    Ankara hükümeti dış destekli bu hareketlerin bozguncu etkilerine karşı elbette cumhuriyeti korumaya kararlıydı ve her türlü hukuki yaptırım da uygulandı. 

    Mustafa Kemal Paşa, “vatansız ve milliyetsiz beyinsizler” diye nitelediği TKP yargılamaları hakkında  Eskişehir garında (5-6 Ağustos 1929 akşamı) Vali, hakimler, askeri erkan ve Halk Fırkası heyetine hitaben şöyle diyordu: 

    “Türk milletinin toplumsal nizamını ihlale yönelik didinmeler boğulmaya mahkumdur. Türk milleti kendinin ve memleketinin aleyhinde çalışmak isteyen fesatçı, sefil, vatansız ve milliyetsiz beyinsizlerin hezeyanlarındaki gizli ve kirli emelleri anlamayacak ve onlara müsamaha edecek bir heyet değildir. O, şimdiye kadar olduğu gibi doğru yolu görür. Onu yolundan saptırmak isteyenler ezilmeye, kahredilmeye mahkumdur. Bunda köylü, amele ve bilhassa kahraman ordumuz candan beraberdir. Buna da kimsenin şüphesi olmasın. Hakim efendiler, siz kanun adamlarısınız. Ellerinize milletin, vatanın her türlü hak ve menfaatlarını koruyan kanunlar verilmiştir. İşaret ettiğim noktaları işittiniz. Türk milletinin büyük haklarını korurken bu noktalar ehemmiyetle hatırda tutulmalıdır.”(20)

    Bir anne, yeni doğmuş çocuğunu nasıl en ufak esintiden bile korursa bir devrimcinin de eserini her türlü tehditten koruması kadar doğal bir şey yoktu ve Mustafa Kemal Paşa bunu yapıyordu.

    Mustafa Kemal Paşa’nın bu tavrına TKP’nin de küstah bir cevabı oldu: “Türkiye burjuvazisi, Cumhurreisinin ağzıyla Eskişehir İstasyonunda TKP’ne harp ilan etti. Bu çoktandır devam eden ilk muharebenin burjuva devletinin en yüksek makamı tarafından resmen tasdiki demektir. Bir müddet evvel de Basvekil İsmet Paşa mecliste söylediği bir nutukta komünistlere taarruz etmişti. (…)Halk Fırkasının, Halk Fırkası hükümetinin, BMM’nin, Cumhurreisinin yüzündeki maskeyi yırtmak ve şahısların nasıl burjuva müessesesi ve mümessilleri olduğunu emekçi sınıfına göstermek TKP’nin önünde duran en büyük meselelerdendir. TKP, Türkiye burjuvazisinin reisi, Türkiye amele, köylü ve esnafının en büyük düşmanı olan M. Kemal Paşa’nın resmi harp ilanını büyük bir soğuk kanlılıkla karşılar ve mücadelesine devam eder.”(21) 

    Türkiye ile SSCB arasındaki ilişkilerin iyi gittiği yıllarda da, bu ilişkilerin bozulduğu 1945 ve sonrasında da bizim memleketin vatansız solcularının tutumu hep aynı idi.


    Bugün de Atatürk’ün Eserine Saldırıyorlar

    Türkiye’deki solun bu hastalığı, kuşaktan kuşağa bir miras gibi aktarıldı ve her kuşakta batı emperyalizminin yeni fikirleriyle donatıldı. Bugün belki doğrudan Atatürk’e değil, ama eserine saldırmaya devam ediyorlar. Sakat doğmuş ve aynı sakatlıkla bugünlere gelmiş bir solun, cahil halkı da sakatlamaktan başka bir başarısı olmadı.

    Artık onlara yol gösterecek bir Komintern yok, ama AB var, ABD var, para kaynakları olan Pentagon vakıfları var. Sesleri çok çıkıyor, çünkü medyada güçlü olmalarını sağlayan fonlar var arkalarında. Geçim derdinden ve her gün önüne sürülen komplo teorilerinden beyni pelteye dönmüş halk yığınlarını kandırmak için Goebbels’ten beter taktikler kullanıyorlar. PKK’nın ve Apo’nun ipliğini pazara çıkaran, Kürt Dosyası çalışmasını bitiremeden şehit edilen Uğur Mumcu ile bilinen en büyük Kürtçülerden biri olan Musa Anter’in fotoğraflarını aynı afişe basıp, bir de Grup Yorum türküsü patlatmak yetiyor da artıyor bile. Ya da bizim vatansız solcular, Kürtçü ve İslamcılarla aynı çatı altında Kürt-islam sentezini savunabiliyorlar.

    Gerçek bir solcu gibi üretim esaslı düşünmek yerine, yurt dışında kapı kapı gezip, “borç buldum” diye sevinen sol parti başkanı var.

    Brüksel’de NATO himayesine sığınan sol örgüt liderleri var. AB üyeliği için emperyalist devletlere askerlik yapan solcular var.

    PKK’ya ve etnik bölücülüğe bütün gövdesi ile sahip çıkan sol siyasetçiler var. 

    CIA’nın bir operasyonundan başka bir şey olmayan FETÖ’ye, “adalet” ya da “demokrasi” sömürüsüyle kol kanat geren sol siyaset var.

    Unutmadık, Ortaçağ gericiliğinin sembolü olan çarşafı ya da mezhep taassubunu bile oy uğruna kullanan sözde solcular var. Dersim üzerinden Atatürk’e saldıranı da var, emperyalizmin “Ermeni soykırımı” yalanına sarılıp Türk tarihine saldıranı da…

    İşte yanıldınız, hem dünya savaşlarında, hem de diğer bölgesel savaşlarda dünyanın bütün işçileri birleşmedi. Aksine, işgalci devletin solcuları sermaye ile işbirliği halinde bu işgalleri destekledi.

    Oysa…

    Sol-sağ kavramı  Fransız Devrimi’nde ortaya çıktı. Prusya işgaline karşı vatanlarını savunan, kilise ve kral karşıtı milliyetçi jakobenler meclisin sol tarafında oturduğu için onlara solcu denildi. Sağ tarafında ise Krallığı ve kilseyi savunan, bu uğurda Prusya’nın Fransa’yı işgal etmesi için elinden geleni yapan gerici, feodal Jirondenler oturuyordu. Yani sol milliyetçidir. Milliyetçi değilsen solcu da değilsin.

    Türkiye’deki cari milliyetçilik anlayışının hastalıklarından dem vuracak olanlar boşa zahmete girmesin, Atatürk gibi bir örnek dururken onları referans gösteremeyiz.

    Türkiye’deki sol kendi geçmişi ile ne vakit hesaplaşacak bilemeyiz, ama bu hesaplaşma olup Türk solu haline gelmeden onlardan bu memlekete bir fayda gelmeyeceği açık. Sırf hedefe ulaşabilmek için bugün bununla, yarın başkası ile yapılan pragmatik ve takipçi düzeyindeki ortaklıkların bu memlekete bir faydası olamayacağını bütün tarih göstermiyor mu?

    Bir sonraki yazıda Milletsiz sağı yazacağız.

    Saygıyla.

    Oktay Yıldırım

    Dipnotlar

    (1) Bu konuda zihin açıcı bir tartışma için bkz: https://www.yildirimkoc.com.tr/usrfile/1662533379b.pdf ve https://www.yildirimkoc.com.tr/usrfile/1662446880b.pdf

    (2) T. Z. Tunaya, Türkiye’de Siyasal partiler tarihi, C.1, İletişim yay., 2007, 2. baskı, s:280

    (3) age, s:289

    (4) Akbulut ve Tunçay’dan akt: Yıldırım Koç, Türkiye İşçi Sınıfı Tarihi, Mayıs 2019, s:128,129

    (5) Akbulut ve Tunçay’dan akt: Yıldırım Koç, Türkiye İşçi Sınıfı Tarihi, Mayıs 2019, s:145

    (6) Yıldırım koç, age, s:146
    (7) Yıldırım Koş, age, s:149
    (8) Türkiye İşçi Sınıfı ve Tarihte 1 Mayıslar, Ahmet Seren, Yurt ve Dünya Dergisi, Mayıs 1977, sayı 3, s:40… Telgrafın son cümlesi: “(..)Ortak üretim ve ortak mülkiyete dayalı devrimin husül bulacağını kuvvetle ümit ettiğimizi…”
    (9) Yıldırım Koç, age, s:140
    (10) Akbulut-Tunçay 2102;330
    (11) Casusluk yapan Komünistler, https://www.yildirimkoc.com.tr/usrfile/1660912609b.pdf
    (12) TKP Programlarının tam
    metinleri için bkz. Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar Cilt 1 1908-1925, İletişim Yay., İst., 2009; Mete
    Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar Cilt 2, 1925-1936, İletişim Yay., İst., 2009 veya Ürün Yayınları, TKP Programları
    ve Mustafa Suphi Tezleri, İstanbul, 1997
    (13) Şefik Hüsnü, Yazı ve Konuşmalar, Kaynak Yay.,
    İstanbul, 1995;22
    (14) Tunçay,2009;239-240, https://www.yildirimkoc.com.tr/usrfile/1661236697b.pdf
    (15) Akbulut-Tunçay 2012;231’den akt, Yıldırım Koç, age, s:133
    (16) Şefik Hüsnü, Türkiye’de Sosyal Sınıflar, Kaynak Yayınları,
    İstanbul, 1997, s.69
    (17) Akbulut-Tunçay, 2012; 232-233
    (18) Erden Akbulut &
    Mete Tunçay, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası, 1920-1923, Sosyal Tarih Yayınları, İstanbul, 2007,
    s.484
    (19) Yakın Şark Sekreterliği’nin 9 Şubat 1927
    Tarihli Toplantısında Yapılan Görüş Teatisi Hakkında Kısa Not”, Sinan Dervişoğlu, 1926-1927 TKP MK
    Tutanakları Büyük Kırılma, Tüstav Yay., İstanbul, 2007, s.236
    (20) ATABE, Kaynak Yay. Temmuz 2012, c.22, s: 335
    (21) Tunçay/b, 2009;212’den akt: Yıldırım Koç, age, s:189
    About Author

    Oktay Yıldırım

    Yorum yap

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir