ÜSTEĞMEN KELEPÇESİ VE ER YÜREĞİ
Doktor Ergin’i beni hastaneye gitmeye ikna ederken tanıdım. ADD üyesi, genç, yürekli bir delikanlı. Ama bu yazının konusu Doktor Ergin değil.
Bir er ve bir üsteğmen.
O sıra bir kalp sorunum vardı. Stresten… Nabız bir anda 160’a çıkıyor ve bazen yarım saat öyle kalıyordu. Elden ayaktan kesiliyordum. Doktor Ergin de beni hastaneye gitmem için ikna etmeye çalışıyordu, çünkü Mustafa Kemal adında bir üsteğmen, hastaneye götürürken kelepçe takmaya çalışıyordu. Ben de hemen bir tutanak yazdırıp kapıdan geri dönüyordum.
Bu olay tam üç kez tekrar etti, halim çekilecek gibi değildi. Konu hakkında Cezaevi Tabur Komutanlığı’na bir dilekçe yazdım, mahkeme günü elden vereceğim Binbaşı’ya… Ama koğuş arkadaşım Soner Yalçın, buna fırsat kalmadan hem de bütün itirazlarıma rağmen konuyu yazdı.
Bir de er vardı orada. Mehmetçik Savaş…
Hafif topluca, gözlerinden ateş saçan bir Anadolu çocuğu… Mahkeme koridorundan geçerken biraz solgun ve yorgun gördüm. Hep yaptığım gibi halini sormak için ona yöneldim. Beni görünce ayağa kalktı. ‘Biraz yorgun görünüyorsun’ dedim. “Komutanım, siz böyle dimdik durdukça ben ölene kadar yorulmam’ dedi.”
Nasıl unutabilirdim ve bugün yazmalıydım.
KORKAK FARE
Shakespeare’in bir öyküsünde, sürekli kedilerden korkarak yaşayan bir fareyle karşılaşan büyücü, acıyarak onu kediye dönüştürür. Kedi olan fare sevinmek yerine bu kez de köpeklerden korkarak yaşamaya başlar. Büyücü bakar ki, olacak gibi değil, onu bir kaplana dönüştürür… Ama şimdi de avcılar vardır korkmak için…
Büyücü, titreyerek ve yardım isteyerek kapısına gelen kaplanı tekrar aslına, bir fareye dönüştürür ve ona şöyle der: “Sende sadece bir farenin yüreği var, o yüzden sana kimse yardım edemez. Sen cesaretsiz ve korkak olarak yaşayacaksın…”
Niye yazdım?
Ergenekon duruşmalarında erken tahliye olmak için Gizli Tanık Anadolu adını alarak bizlere iftira atan zavallı, “ben her şeyi savcıdan korktuğum için yaptım” demiş…
Bir büyücü bulmalı hemen…
Demek ki, başka korkular başlamış!
ERGENEKON BİTMEDİ
Aslında her şey, 2005 yılı Kasım ayında Şemdinli’de başladı. Türk Ordusu’na kurulan büyük tuzağın ilk teşebbüsüydü. Yarım kaldı. Bugün Yüksekova sokaklarında patlayan bombaları getirenleri, sokaklara döşeyenleri takip eden iki istihbaratçı astsubayımız, Ali Kaya ve Özcan İldeniz kurban edildi.
Kimse ne olduğunu anlayamamıştı. “El bombası patladı” diyorlardı da başka şey demiyorlardı. O bombanın sesi kulaklarını, dumanı gözlerini, şoku bilinçlerini kapatmıştı herkesin. Kimin attığını bile düşünecek ya da anlayacak halde değildiler, sadece CIA güdümlü basının, “asker halkı bombaladı” yalanını duyuyorlardı.
Daha dumanı çekilmeden ikinci saldırı geldi. Adına Atabeyler dediler. Selçuklu zamanından kalma bir beylik adıydı. Türk tarihinden bir sembol artık terörle anılmaya başlanmıştı. Kimse ne olduğunu anlayamadı, çünkü daha ilk bombanın şokunu atamamıştı üzerinden. Artık her duyduklarına inanmaya başlamışlardı. Çünkü bomba patlayıp herkes ne olduğunu anlamaya çalışırken sadece bir merkez konuşuyordu soğukkanlılıkla. Onlar da “asker Başbakanımıza bomba atacaktı” diyorlardı. Aynı basın, aynı yazarlar, aynı kaynaklar. Özel Kuvvetler’den Yüzbaşı Murat Eren hala içeride…
Bakmayın siz, “Ergenekon bitti” dediklerine, Ali Kaya, Özcan İldeniz ve Murat Eren çıkmadıkça, onlara bu pusuyu kuranlar içeriye girmedikçe Ergenekon bitmiş olmaz…
SORMAK ZAMANI
Bundan 9 yıl önce bir gece vakti, bir karakolda, bir polis, yılışık kahkahalar atarak sesleniyordu arkadaşlarına: “Soruşturma Ergenekon olduğu zaman, s…kerim hâkimini de savcısını da…”
Daha ortada Ergenekon belgeleri de yoktu, tutuklanan komutanlar da… Ama bombalar vardı…
Camileri bombalayacaklardı, casustular, fuhuş yapıyorlardı; insan aklının ve hukukun ve vicdanın ve tarihin ve hatta fantastik öykü yazarlarının bile kabul etmeyeceği her şeyi ama her şeyi yapıyorlardı işte…
Yıllarca sürdü…
Biz bağırıyorduk Silivri mahkemelerinde, “Yok mu bunu duyan bir namuslu hâkim?”
Ölenler, ölen anasını ya da evladını gömemeyenler, hayatına son verenler oldu.
Türkiye’de hâkimler varmış meğer… Yargıtay Ergenekon davasını usulden ve esastan bozdu. Şimdi sıra o sinkafçı polislere sormaya geldi: Nasıl?
Nasıl sinkaf edecektiniz hâkimleri ve savcıları?
OKEY ABD
Diyelim ki, işsiz. Akşama kadar kahvede… Belki bir gazetenin bulmaca ya da at yarışı sayfasıyla oyalanıyor. Siyaset bilimcinin feriştahıdır. Profesör olsan sökmez. “Rus uçağı iyi ki, vuruldu, 152 adanın işgal edildiği yalan, Kıbrıs sırtımızda yük… Bak Maryland camisine, Reis nasıl da dikti minareyi Amerika’nın göbeğine…”
Mübaşirse, hukuk profesörüdür. Ceza Muhakemeleri Usulünü hâkimler bile ona soruyordur. Göbeğin çatlasa anlatamazsın. En iyisini o bilir. Kafasında Amerikan filmlerinden mahkeme sahneleri, “elin memleketinde böyle mi” diye başlar anlatmaya…
Berberse ekonomisttir. Sen borca dayalı ekonomi, sıcak para diktası filan diye istediğin kadar nefes tüket… Finans uzmanı gibi anlatır bankadan nasıl da kolay kredi çektiğini. Tayyip Erdoğan bile ona danışıyor…
Yurt dışında mı çalışmış? Uluslararası ilişkiler uzmanıdır. Büyükelçi olsan nafile… Geçen gün biri, “2023’te Lozan anlaşması kalkacak. Yer altı zenginliklerimiz bizim olacak, İncirlik geri alınacak” dedi. Küçük dilimi yutayazdım. Lozan Antlaşması’nı okuyup okumadığını sordum. “Ne gerek var kardeşim, ben 20 sene Almanya’da kaldım” dedi. “Haa” dedim, “tamam o zaman!”
Diyeceğim o ki, kurtulmak zorunda olduğunun farkında olmayan insanları kurtarmaya çalışmak kadar zoru yoktur kardeşim.
“Boyuna kurban olduğum, ne güzel yaylanıyor, bak nasıl posta koyuyor” deyince… Sen istediğin kadar anlat, memleketin dağını, ovasını nasıl sattıklarını…
Başlığa ABD yazdıysam, odur işte: Ana Bilim Dalı Başkanı…
AYRINTI HERŞEYDİR
Sadece bir kişi fark etti. 1283 yerine 1288 yazdığımı…
Geçen hafta yazdığım Said-i Kürdi başlıklı yazıda, Atatürk’ün Harp Okulu numarasını bilgisayarımın ışıklı klavyesi yüzünden yanlışlıkla 1288 yazmışım.
Denilebilir ki, “bu kadar ayrıntıyı bilmemize ne gerek var?”
Asıl mesele de bu zaten.
Atatürk’ün nasıl bir adam olduğu, nasıl bir gençlik hayal ettiği, neye kızıp, neye sevindiği bu ayrıntılarda gizli. Bir Türk devrimcisi nasıl olacak, cumhuriyet nasıl korunacak o var…
Unutmamalıyız…
Oktay Yıldırım
Karikatürler: Tuncay Batıbeki
24 Nisan 2016’da Aydınlık gazetesinde yayımlanmıştır.



