Bugün seçim günü… Adını yazmıyorum da siz bilirsiniz. “Ben Dersimliyim” diye övünen adamın partisinin gençlik kolları ile “arkamızda PYD(PKK) var” diyen sözde partinin gençlik kolları ortak açıklama yaptı: “Üniversitelerde örgüt kurup güvenliği birlikte sağlayacaklarmış.” Yani? PKK’ya katılacaklar!. Ya da PKK onlara katılacak!.
Her durumda çok yakıştı, çok… Benim önerimdir, amblemleri de 6 kaleş olsun: Bölücülük, gericilik, batıcılık, Fetoculuk, Apoculuk, diasporacılık… “Yok, bizim ilkelerimiz başka” diyorlarsa o ilkeleri yazsınlar da anlayalım…
KANDIRILANLAR
Onlar halkımızın “aydın” dediği kişiler. Cumhuriyetin sunduğu bütün olanaklardan yararlandılar. Bunu yaparken Batı’nın kuyruğuna takılarak halktan koptular ve halkı aşağıladılar.
Dinci partilerin en büyük besin kaynağı olan merkez-çevre çatışması bunlar yüzünden körüklendi. ABD destekli dinci parti iktidara gelirken de onun yanında cumhuriyet düşmanı olup, cumhuriyetin halkı aşağıladığı propagandası yaptılar.
Dinci partinin fiilen başında bulunan reisin, ABD ile arası açılınca bu kez Dersimli filancanın partisini, PKK’nın siyasi uzantısını ve FETÖ’yü parlatmak için görev aldılar.
Uzatılan her lokmaya ağzını açan hepimizin bildiği bazı liberal aydınlardan söz ediyorum… Sahip başka görev verdi, bütün mesele bu… Ama bir şey hiç değişmedi, daima gericiliğin ve bölücülüğün yanında yer aldılar. Şimdilerde “bu dinci parti bizi kandırdı” demelerinin nedeni budur.
En son “ben de kandırıldım” diye kervana bunlardan biri daha katıldı. Babası da bir yazar ve akademisyendi. Her iktidara yanaşmasının açıklamasını da şöyle yapmıştı: “Ben bir fikir orospusuyum… Bir orospu kim para verirse onunla yatmaz mı? İşte ben de onlardan biriyim. Yalnız parasını aldığım iştedir aradaki fark.”
Şimdi haftanın sorusu geliyor, bilin bakalım bu meşhur baba-oğul kimdir? E-postalarınızı bekliyorum, sonraki haftaya gelen e-postaların kaçı soruyu bilmiş buraya yazacağım. Ki, görelim… Aramızdan kaçı farkında bu “aydınların?”
DEVLETİN YOKLUĞUNDA
29 Ekim’de Anıtkabir’deydim. Türk Devleti’nin doğum gününde, kurucusunu ziyaret ettik. Yakın dostlar bilir, sol ayağım sakattır. Biraz yoruldu mu aksamaya başlar. O gün çok yoruldu, hiç yürüyemez haldeydim. Kısa adımlarla ilk taksiye yaklaştım. Kayseri’den gelen arkadaşlarımın otobüslerinin olduğu yer yaklaşık 4 km ilerdeydi. Yürüyemezdim. Ama taksici almadı beni. Yakın yere gidenleri almıyormuş. Muz cumhuriyeti ya burası…
Yolun karşısına yürümem gerekti. Yürüdüm. Başka birine bindim ama bu kez bir başkası yaklaştı, ona değil 50 m. İlerdekine binmem gerekiyormuş.
Polisin yanı başında, Anıtkabir’de değnekçiler, mafya özentileri çevre düzenlemesi yapıyordu. Vatandaşlarımız da hiç seslerini çıkarmadan o çakma kabadayı ne diyorsa onu yapıyorlardı. Ve yine ben oldum ilk patlayan.
Yolda “devlet yok ki” dedi arkadaşlarımızdan biri. Konuşarak otobüse ulaştık. Televizyonu açtık. Hiç haberim yok. Trabzonspor başkanı, maçtan sonra hakemleri rehin almış. Saatlerce bekletmiş. Kameralar önünde, “ben talimat verdim ama gönül bağım olan birinin telefonuyla bıraktım” diye açıklama yapıyordu. Arayan Tayyip Erdoğan’mış.
Bir devlette onu arayanın polis olması, bu açıklamayı yapacağı yerin de savcılık olması gerekirdi. Ama bu dediklerim normal bir devlette olurdu. Çünkü oralarda, değnekçiler, raconlar, gönül bağlı adamlar değil kanunlar vardır. Ne acı ki, devlet kavramını dünyaya öğreten Türk milleti devletin yokluğunda bunların eline kalmıştır…
ATATÜRK’Ü NEDEN SEVİYORUZ
Sadece Cumhuriyet bayramında değil, her milli günde ya da cumhuriyete yönelik her tehditte vatandaşların akınına uğrar Anıtkabir.
Ama…
Oraya gelenlerin birçoğu sonra gidip, PKK ile ya da Cemaat ile ortaklık yapan partilere oy verir. Atatürk’e “katliamcı” diyen parti başkanının arkasından yürür.
Madem öyle, siz neden seversiniz Atatürk’ü?
Anlayamam bir türlü… Sizin ne alakanız var Atatürk ile?
MURAT EREN
Özel Kuvvetlerde pilottu. Düzmece olduğu bilirkişi tarafından kanıtlanan bir CD yüzünden 20 ay yattı. Çıktı, bu kez de bilirkişi tarafından patlayıcı olmadığı tespit edilen sözde patlayıcı maddeler yüzünden tekrar hapse girdi. Yuvası dağıldı. İşsiz kaldı. Limon sattı.
Atabeyler olarak bilinen davanın halen tutuklu tek sanığı o… Bütün kumpas davalarının sanıkları özgürlüğüne kavuştu, ama Anayasa Mahkemesi hala Yüzbaşı Murat Eren hakkında bir karar vermedi. Onun için atılan sessiz çığlıkları duyan bir vicdan sahibi kalmadı mı?
Artık yetmez mi?
Murat Eren’e özgürlük…
Hemen şimdi!.
KOPUK
Tayip Erdoğan Hazretleri 29 Ekim kutlamaları için şöyle buyurmuşlar: “Bir yanda fraklı, valsli, şampanyalı Cumhuriyet Bayramı kutlamaları yapılırken, kapının hemen dışında, ayağına giyecek ayakkabı, sırtına ceket bulamayan, yarı aç-yarı tok hayatını sürdürmeye çalışan bir millet, şaşkınlıkla bu manzarayı seyretmektedir”
Kafasında yarattığı hayali bir Osmanlı’ya özenmektedir. Ama… Yarı aç-yarı tok halk demişken…
Muazzam Osmanlı’da kutlamaların sonunda çanak yağması yapılırdı. Üzerine etli pilav konulan tabaklar meydana dizilir, yeniçerilerin ve halkın verilen komutla bunları yağmalaması keyifle izlenirdi. Yağma yapılırken itişip kakışmalar, kavgalar, ezilmeler kutlamanın şanından sayılırdı.
Muazzam Osmanlı’da kutlamalarda mevlitler okunurdu. En meşhur mevlithanlardan biri, Enderuni Hüsnü Efendi idi. Bütün dualardan sonra söylenen “amin” kelimesinin, bugün bile “amiiiiiiiin” diye uzatılması onun mirasıdır. En büyük özelliği sürekli sarhoş olmasıydı. Her yatsıdan sonra sarhoş olur, yatmadan tövbe ederdi. Aynı zamanda besteciydi ve en güzel eserlerini, bir paşanın karısına aşık olduktan sonra vermişti. Dallas değil, Osmanlı sarayı, şaşırmayın…
İçkiyi yasaklayan padişah bile içki içmekten öldü. Emrindeki paşanın karısını isteyen padişahtan, yeniçeri ocağındaki civelek oğlanlarına, Selçuklu ve Osmanlı saraylarında içki sofralarının nasıl kurulduğundan, kadınlarla iş tutar korkusuyla dükkânlarda satılan maymunların toplanıp asılmasına kadar yazacak çok şey var ama yerim dar…
Elbette Osmanlı bunlardan ibaret değil, ama Cumhuriyet de valsten ibaret değil. Osmanlı’da tebaa olan ancak Cumhuriyet sayesinde halk oldu da çanak yağmalamaktan kurtuldu. Bir politikacı halkından, tarihinden hele bir de gerçeklerden kopuksa ne anlatsan nafile… He deyip geçeceksin.
Oktay Yıldırım
Karikatürler: Tuncay Batıbeki
1 Kasım 2015’te Aydınlık gazetesinde yayımlanmıştır.



