İstanbul Üniversitesi Gazetecilik bölümünden Ali Akçakaya’nın yüksek lisans tezine göre Taraf gazetesi çıktığı günden tezin yazıldığı 2011’e kadar manşetlerinde 59 kez “Ergenekon”, 32 kez “darbe”, 31 kez “bomba”, 30 kez Balyoz, 22 kez “cinayet”, 16 kez “suikast” kelimelerini kullandı.
Bütün yayın hayatı boyunca toplumu Ergenekon operasyonlarına ve düzmece darbe iddialarına inandırmaya çalıştı. Asıl darbe başka türlü nasıl hazırlanacaktı ki…
Ama işlevi yalnız bu değildi. Operasyonel görevler de yaptı.
Gazete 9 Mart 2008’de satış fiyatını 1 TL’den 40 kuruşa düşürdü. Daha çok sayıda satılması gerekiyordu. Çünkü…
Sadece 12 gün sonra, 21 Mart 2008’de İşçi Partisi’ne yapılan operasyonda polis bir CD içinde Yargıtay krokisi bulduğunu iddia edecekti. Taraf’ın haberi şuydu: “Yargıtay’a suikast yapılacaktı.”
İşçi Partisi’nden bulunduğu iddia edilen 1047 CD’nin daha çuvalları bile açılmadan içlerinden birinin içeriğindeki Yargıtay krokisinin nasıl olup da haber yapıldığı o günlerde kimsenin dikkatini çekmemişti. Fakat yargılamalar sırasında, o krokinin, İşçi Partisi’ndeki aramadan hemen önce, Alkım Yayınları’nın Ankara’daki bürosundan Taraf’a fakslandığı ortaya çıkacaktı. Bu CD’nin arama tutanaklarında olmadığı, çuvallara sonradan eklendiği mahkemede kanıtlandı.
Şimdi içeride olan Taraf gazetesi GYY Ahmet Altan, “Tutuklu değiliz esiriz. Yasa ile kanıt arasındaki bağı ortadan kaldırmışlar, bunlar kanıt aramıyorlar. Zorbalıkla mücadele ettiğim için buradayım” diye mektup yazdı.
Kanıt soruyor…
Daha çok var da yerim dar. Fazlası, “Bir Suikastın İç Yüzü-9.45” adlı kitabımda. Bugün TÜYAP’ta Kaynak Yayınları satandında imzalayacağım.
UÇAN SÜRÜ
Tarih 6 Kasım 2016. Antalya kitap fuarından sonra bir de konferansa katılıp bütün yorgunluğumlauçağa bindim. 20.20’de İstanbul’a hareket edecek, oradan da aktarma ile Kayseri’ye geçeceğim. Ama…
Hareket saatini 20 dakika geçtikten sonra bir anons. Pilot konuşuyor. Geciken bazı yolcuları beklediğimiz için sabrımıza teşekkür ediyor. Şaşırıyorum. Görülmüş şey değil, geciken yolcu beklenir mi? Ya da kim bu hatırlı yolcu? Hemen kabin görevlisini çağırıp sordum. Bilgi almaya gitti, o gelene kadar 25 dakika daha geçti ve bir anons daha… Aman nasıl da nazik, pilot yine sabrımıza teşekkür ediyor ve biz beklemeye devam ediyoruz. 300’den fazla yolcu bir ya da iki kişiyi bekliyor…
Dayanamadım, ayağa kalktım ve yolculara yüksek sesle sordum, “Tanrı aşkına bize koyun muamelesi yapmasına nasıl sessiz kalıyorsunuz?” Ses yok… Tekrar konuştum, “Burada 45 dakikadır bazı yolcuların keyfini bekliyoruz, bize koyun muamelesi yapılıyor, duymuyor musunuz?” Bırakın bir sesi, bana, “yahu sen bize koyun mu demek istedin” diyen bile yok… Uçak, sarışın kadın ve yanındaki iki kirli sakallı adamın gelmesinden sonra, yaklaşık 1 saat gecikmeyle kalktı. Benim gibi aktarmasını kaçıran başka yolcular da vardı, ama çıt çıkarmadılar…
Demem o ki, herkes kendisini eylemiyle ya da eylemsizliğiyle bir yere koyuyor. Birileri “her şey çok iyi, uçuyoruz maşallah” diye koyunluğu seçince bir başkası da çobanlığı üstleniyor. Felsefesi bu…
Aslında ben o uçaktaki kimseye “koyun” demiyordum, oradakilerin kendilerine koyun muamelesi yapıldığını anlamasını istiyordum.
Tayyip Erdoğan “Çobanlık felsefesini anlamayan, insan yönetemez. Ben de Çobanım” buyurunca… Zaten AKP’nin yeni uygulamasıyla çobana da “sürü yöneticisi” deniliyor da…
Yazının gerisini siz yazın artık…
FETO-POLAR BOZUKLUK
Bipolar bozukluğu duymuşsunuzdur. Aynı insanda birbirine karşıt iki aşırı ruh halinin dönüşümlü olarak ortaya çıkması… Ağır hastalık…
Bir de Feto-polar bozukluk var. Bu daha ağır…
Uzun süre FETÖ ile hem hal olduktan sonra bulaşıyor. Tek kurtuluş yolu hastalık kaynaklarından kurtulmak.
AKP’de çok yaygın, en çok da FETÖ konusunda…
Selçuk Özdağ FETÖ komisyonu üyesi AKP milletvekili. Çıkmış televizyona “Biz daha 2007’lerde Hrant Dink cinayetinden sonra FETÖ’nün farkına vardık” diyor. Biraz sonra Parti sözcüsü ve Genel Başkan Yardımcısı Yasin Aktay çıkıyor basının önüne şöyle diyor: “Biz kandırılmadık, onlar suç işlememişlerdi ki…” Hemen arkasından Cumhurbaşkanı, kandırıldıklarını belirterek, “zamanında hesap soramadık. Rabbim de milletim de bizi affetsin” diyor.
Başbakan’a bakıyorsunuz, “FETÖ ile ilişkisi olanları da görmezden gelecek değiliz” diyor.
Ama…
Şehircilik Bakanı olan Özhaseki’nin, “Bazı belediye başkanlarını cemaate karşı harekete geçmemekle” suçlaması orta yerde duruyor. Bunların Topbaş ve Melih Gökçek olduğu, yazıldı çizildi. Topbaş’ın hakkında suç duyuruları var, buna konu olan damadı da tutuklu… Gökçek’i sorarsanız: “Hizmet hareketine onlar istemeden yıllarca yardım ettim. Her türlü fedakârlığı yaptım. İçtiğimiz su ayrı gitmedi. Çocuklarımı ve torunlarımı onlara emanet ettim” diyor. Özhaseki’nin kendi Belediye Başkanlığı dönemi ise başlı başına bir inceleme konusu, ama hepsi de yerli yerinde duruyor.
Bylock kullanan bakan ve milletvekillerini, “bana ahmak deyin” diyen abileri, Yargıtay’a sokulan 160 bylockçuyu savunan Adalet Bakanlarını, FETÖ’nün cumhurbaşkanı olarak düşündüğü isimleri de ekleyin buna…
Başka konularda da var. Mesela bir yandan AB’ye “terbiyesiz” deyip, AP temsilcisiyle görüşmeyi bile reddederek üyelik müzakerelerinin askıya alınmasına meydan okurken; diğer yandan Kıbrıs’ı vermek için AB’nin istediği görüşmeleri sürdürüyor, Yunanistan’ın el koyduğu 18 büyük ada hakkında tek kelime etmiyorlar.
Demem o ki, bu algı bozukluğu tedavi edilmezse sonu hüsran olur…
BAŞKAN
Yürütme yetkisi tümüyle onun elinde. Bakanları meclis dışından ve istediği gibi atayıp, görevden alabilir. Bunun için onun güvenmesi ve 40 yaşını geçmiş olmaları yeter. Bakanlar onun emri dışında icraat yapamaz ve ona karşı sorumludur. Meclisi kapatma ve yeniden seçime gitme yetkisi var. Yasama yetkisi de onun. Meclisi toplantıya çağırma, toplantıları tatil etme hatta meclisi feshetme yetkisi var. Meclis sadece onun izin verdiği kanun tekliflerini tartışabilir, ama sonucu beğenmezse veto edebilir. Kamu yararı adına istediği kişi hakkında soruşturma açtırma, cezaları affetme ve hatta sürgün yetkisi var, yani yargı da onun emrinde. Aynı zamanda ordunun da başkomutanı, savaş çıkarır, barış anlaşması yapar. Hazine zaten ona ait. Bütün bu yetkilerine karşın, kendisi mutlak olarak sorumsuz, yani hesap sorulamaz.
Bu yazdıklarım, şimdilerde tartışılan Başkanlık anayasasından değil. Yıl, 1877. Abdülhamid’in çıkardığı Kanuni Esasi… Her şeyi “bilen” bir padişah olduğu için Osmanlı-Rus harbini de saraydan yönetmeye kalkınca, meclis homurdanmaya başladı. O da üç ay sonra meclisi kapattı, savaşı da kaybetti.
Tayyip Erdoğan ve destekçilerinin Abdülhamid hayranlığı, hayallerindeki başkanlık sistemine de yansıdı?
Ortada bir metin yok, ama basına sızan taslaklara bakın… Yemin metninden başkanlık ve laikliği de çıkardı mı, fazlası var eksiği yok.
20 Kasım 2016’da Aydınlık gazetesinde yayımlanmıştır.
https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/kanit-26796




