11 Eylül’den hemen önce, Nixon’un, “Acımasız bir küçük hergeledir” dediği Donald Rumsfeld, Bush’un Savunma Bakanı olmuştu.

    Orduyu küçültmek istiyordu. Yeni bir ekonomik modeldi bu… Savaşlarda planlama, istihbarat, çatışma, lojistik, muhabere gibi en kritik aşamalarda bile özel şirketler kullanılacaktı. Gelenekçi Pentagon bürokrasisi tarafından şiddetle reddedilmişti. Bu, görünmez düşmanlara karşı sonu gelmeyen, gerçekliğin ötesinde psikolojik ve seyirlik savaşlar demekti.  

    Empertyalist kapitalizmin bu yeni üretim biçimini askerlerin reddetmesi, Bakan ile Pentagon arasında bir savaşın da başlangıcıydı. Rumsfeld bu generalleri, Sovyetlere benzetiyor,  “serbest düşünceyi boğan, merkezi planlamanın son burcu” diye suçluyordu. 10 Eylül akşamı CNN Evenings News, “Savunma Bakanı Pentagon bürokrasisine savaş açıyor” haberini geçti.

    Ertesi gün kulelere çarpan uçakların bir hedefi de Pentagon’du. Rumsfeld’in savaş açtığı Pentagon bürokrasisinden 125 kişi ölmüş, 110 kişi de ciddi biçimde yaralanmıştı.

    Michael Ledeen bir yıl sonra yaptığı değerlendirmede buna “Yaratıcı yıkım” diyordu: “Tarihsel misyonumuzu yerine getirmek için bizim onları yok etmemiz gerektiği gibi onların da ayakta kalmak için bize saldırması gerekir…” Sonrasını biliyorsunuz. Yeni Pentagon bürokrasisi Afganistan, Irak, Libya, Mısır, Suriye gibi ülkelerde özel şirket ordularının yürüttüğü kanlı bir fabrika gibi ABD kartellerini besledi.

    Bugünlere geldik…

    Üst küresel sistemin (ABD), alt bölgesel yöneticisi olma projesini “Stratejik Derinlik” diye pazarlayan Davutoğlu’nun, Hilarry Bacı ile “çak” yaptığı fotoğraf artık mazide kaldı.

    Seçimi kaybedince, sanki Monica Lewisky’e karşı yarışmış gibi “canım yandı” diyen sadece Hilarry değildi. Gücünü kaybetmiş Amerikan müesses nizamı da aynı durumdaydı. Trump, Ortadoğu politikasında, Rusya ve AB ilişkilerinde, ekonomide değişiklik sinyali vermeye başlayınca ilk tepki Pentagon’dan geldi: “Ocak ayına kadar bildiğimizi okuruz” dediler.

    Rumsfeld’in dönüştürdüğü Pentagon bürokrasisi, sokağa taşan tepkileri de kullanarak Trump’ı hizaya sokmayı başarabilecek mi bilmiyorum, ama şunu biliyorum, eğer koşa koşa geldikleri bu coğrafyadan yürüyerek dönmezlerse sürünerek dönecekler…

    Ve Hilarry Bacı Monica’ya kızmaya devam edecek…


    OLMADI, SOLDAN SAY


    ABD 2001 sonrasındaki Ortadoğu savaşları için taşeron olarak kullanmak üzere küçültülmüş ve profesyonelleştirilmiş bir Türk Ordusu istiyordu.

    AKP 2002 yılında iktidara geldiğinde Türk Ordusu’nun toplam mevcudu yaklaşık olarak 750 bin civarındaydı. Küçülmeliydi… TSK bu dayatmaya bir müddet direndi ama…

    2011 yılında basına yansıyan rakam, 365’i general-amiral olmak üzere, 39. 975 subay, 95.824 astsubay, 65.215 uzman jandarma ve uzman erbaş, 6.829 yedek subay, 458.368 erbaş er, sivil memur ve işçiler dahil 720 bindi.

    Kara propaganda, Ergenekon-Balyoz yoluyla yıldırma ve erken emekliliğin (fazladan ikramiye ile) özendirilmesi yöntemleriyle bu sayı 2012 Ağustos ayında 644 bine düşmüştü. Daha da düşmeliydi…

    2013 yılında askerlik süresinin kısaltılmasıyla erbaş-er sayısı 300 bine toplam mevcut ise 560-600 bin aralığına düşecekti. Gölge CIA Stratfor, bu yönde yazdığı raporun AKP hükümeti tarafından dikkate alınmasına pek memnundu.

    Bütün medyayı kaplayan “kışlada intihar” haberleri eşliğinde PKK açılımı tam gaz ilerliyordu. Taraf: “Zorunlu askerlik öldürüyor” şeklinde manşetler atıyor,  FETÖ’cü Zaman şehit sayılarını profesyonel ordu için gerekçe gösteriyordu. CHP’li Gürsel Tekin’e göre “askerlik sadece çöp toplama ve spordu.”

    Sözleşmeli sistem tartışılıyor, “şu kadar maaş verilecek” haberleri yapılıyordu. Bedelli pazarlıkları, genişletilen muafiyetler arasında tezkere parayla satılmaya başlanmıştı… FETÖ basını “2.5 milyar gelecek” diye özendiriyordu. Bankalar bedelli kredisi alanlara indirimli ev ve düğün kredisi de veriyordu. Hürriyet’te reklamdı: Baba oğul yeni evlerinde şınav çekerken… Subay-astsubayları da kapsayan sözleşmeli sistem bu zamanların ürünüdür.

    15 Temmuz ihanetinden kısa süre önce yapılan açıklamaya göre toplam mevcut 561 bine düşmüştü.

    Ama 15 Temmuz sonrasında Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklamasına göre mevcut, 206 general-amiral, 29.946 subay, 67.646 astsubay, 48.879 uzman erbaş-er olmak üzere toplamda 351 bin 176’ya düşmüştü.

    TSK’nın resmi açıklamasına göre 15 Temmuz ihanetine katılan her rütbeden asker sayısı 8 bin 651’di… 1214’ünün askeri öğrenci olduğunu düşününce, bunların tasfiyesi ve Jandarma’nın bütünüyle İçişleri Bakanlığı’na bağlanması da bu düşüşü açıklamaya yetmiyor.

    Balkan felaketinden hemen önce 70 bin askerin terhis edilmesini, vatansever subayların cepheden ve ordudan uzaklaştırılıp yerlerine Halaskaran taifesinin doldurulmasını ve şimdi dört bir yanımızı çevreleyen bölünme tehdidini düşününce…

    Bugün resmen ABD ve piyonlarıyla savaşıyoruz, ama ordumuzu onların istediği gibi küçültüyoruz. Bu çelişkiyi önce hükümet, sonra hepimiz görmeliyiz. Bir de Anıtkabir’e girerken bile aramak, protokolden çıkarmak…

    Etmeyin… Bu tarihi hatayı yapmayın!


    MUASIR VAHŞET


    Muasır medeniyet Cumhuriyet kuşağının ve o öğretiyle büyümüşlerin algısında çok olumlu bir kavramdır. Ya günümüz gerçeğinde nedir?

    Antonio Negri, İmparatorluk adlı kitabında Walter Benjamin’in yeni tip barbarlar tanımlamasını, yeni bir düzen kurulması için gerekli olumlu figürler olarak tanıtır: “(…)Yeni barbar, kalıcı hiçbir şey görmez. Ama tam da bu nedenden dolayı her yerde yollar görür. Başkalarının duvarlara ya da dağlara tosladığı yerde o bir yol bulur ve her yerde önüne çıkan ne varsa temizlemek zorundadır… Her zaman kendini yol ayrımlarında görür. Hiçbir zaman bir sonraki adımın neler getireceğini bilemez. Var olan her şeyi moloz yığınına çevirir, ama bunu moloz aşkına değil; yolunu açmak için yapar…”

    Bu barbarlık tanımı aklıma PKK, IŞİD, Boko Haram, El Kaide ya da benzerlerinden başkasını getirmiyor. O “başkalarının tosladığı dağlar” da hukuk ve insan hakları oluyor. Ortak noktaları şiddet, yıkım ve emperyalizm piyonluğu, hepsi de yozlaşmış Atlantik medeniyetinin yeni sömürgeler fethetmek için kullandığı araçlar, bu amaçla yaygınlaştırdığı kültürler. Hepsi de Ortaçağ’dan kalma dini ve etnik kimliklerle oluşturulmuş, şiddet ve kulluğa dayalı hayatlar vadediyor.

    Eşittir dediğimizde batının silah ve şiddet üretimi dışında muasır olmaktan çıktığını, Ortaçağ’a döndüğünü görüyoruz. Çünkü savaş ekonomisiyle geçiniyorlar. Tam da Akif’in dediği, “medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” gibi…

    Trump ya da başka biriyle bir değişiklik olup olmayacağı bir yana… Geriye kendi bölgemizde, kendi kültürümüze ve çıkarlarımıza en yakın toplumlarla yeni bir medeniyet inşa etmekten başka seçenek kalmıyor. O da Avrasya’dır… Bu bataklıktan çıkışın başka yolu yok…


    ERGENEKON İDAMI

    İşaret fişeği atıldı. Önce Bahçeli, arkasından Başbakan, “Ergenekon-Balyoz vardı” dedi. Sonra Yargıtay’ın Balyoz beraatleri için bozma talebi geldi. Ergenekon mahkemesini görecek olan 4. ACM hemen savcılıktan sipariş gibi bir görev ve yetki mütalaası talep etti. Savcılık da elbette mahkemenin beklediği gibi, “Ankara’da görülmesi lazım” mütalaası verdi.

    Mahkeme de pası Ankara’ya atıverdi.

    Yargıtay’ın “örgüt yok, delil yok, suç yok” dediği davaya beraat kararı veremediler! HSYK’nın “kumpas” kararı vererek bu dosyaya bakan hakim ve savcıları ihraç etmesine aldırmadılar! Sorsan, “hukuk” derler bu yaptıklarına…

    4. ACM’nin yetkisizlik itirazını Ankara mahkemesi kabul ederse, olmayan örgütün, olmayan suçlarını araştıracak… Yıllar sürecek… Neden derseniz…

    Bahçeli, başkanlık sisteminde yancı olmayı, hükümet de bu davayı açık tutarak vatansever muhalefete parmak sallamayı umuyor… 

    Bir taşla birkaç kuş…


    Oktay Yıldırım

    Karikatürler: Tuncay Batıbeki

    13 Kasım 2016’da Aydınlık gazetesinde yayımlanmıştır.


    About Author

    Oktay Yildirim

    Yorum yap

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir