TÜBİTAK MESELESİ


    15 Temmuz’da yaşadığımız işgal girişiminde düşman askerleri kendi aralarında Bylock, MİT-Eagle gibi gizli haberleşme programları kullandılar.

    Bu köşenin takipçileri milli yazılım konusunun defalarca gündeme taşındığını hatırlayacaktır. Türkiye her alanda dışa bağımlı olduğu için bu acı olayları yaşadı.

    Savunma silah sistemlerimizin işletilmesinden, şirketlerin muhasebe programlarına, telefon ve bilgisayar işletim sistemlerine hatta e-posta sistemine kadar her şey ama her şey yabancı.

    Milli yazılımlara, milli programlara ve bunun için de milli beyinlere ihtiyacımız var, bunun merkezi de TÜBİTAK… Ama FETÖ çetesinin en fazla yerleşmeye çalıştığı yerlerin başında. Çok sayıda vatansever isim onların kadrolaşması için tasfiye edildi. Oradan çıkan bilirkişiler Türk Ordusu’na en büyük darbeleri vurdu. Şimdi ya kaçaklar ya tutuklu…

    Peki, onların yerine kimler geliyor? Bu yaraları sarabilecek olan isimler mi? “Evet” demeyi çok isterdim.

    Mesela Kozmik Oda kumpasında polis-savcı arasındaki ilişkiyi bir peçeteye yazarak askeri savcıya ileten ve FETÖ çetesi polislerin adım adım izlediği Umut Barış Erdoğan gibi isimler neden tekrar TÜBİTAK bünyesine alınmıyorlar? Basit kişisel hesaplarla, devletin bu en kritik kurumu neden kör topal bırakılıyor? Yoksa TÜBİTAK’taki FETÖ yeterince temizlenemiyor mu? Ve neden?

    Bu satır, yazının sonu değil, başlangıcıdır. TÜBİTAK dosyasına giriş yapıyorum.

     

    SEN DE GAZİ SAYILIRSIN


    Hakkari’de 1996 yılında teröristlerle girdiği çatışmada ağır yaralandı. Ölümden döndü. Vücuduna giren mermiler yüzünden felç oldu.

    Tam 10 yıldır TSK Rehabilitasyon Merkezi’nde tedavisine devam ediyordu. Çünkü vücudunda sonu gelmeyen hastalıklar, yeni komplikasyonlar ortaya çıkıyordu. Sevdiklerinden uzakta, mezar gibi bir hastane odasında yaşıyordu.

    Kalçasında çapı 15 cm olan bir yatak yarası çıkmıştı. Açık yara gün geçtikçe, içine bir portakal girecek kadar oyulmuştu.

    Eylül ayı başlarında Devlet hastanesine gitmek için ambulans istedi 112’den. Bunu kendisi yaptı, çünkü TSK Rehabilitasyon Merkezi oradaki hastaları normal koşullarda GATA’ya gönderiyordu, ama GATA kapatıldığı için Gazi Hastanesi’ne gönderiliyordu. Ama gazimizin tedavisini yapacak doktor, Devlet Hastanesi’ndeydi.

    112’yi aradı, Gazi olduğunu söyledi ve bir ambulans istedi.

    Karşısına çıkan şımarık ses sordu: “Demokrasi gazisi misiniz?”

    Bizimki şaşkındı, cevapladı: “Hayır, OHAL Gazisiyim.”

    Şımarık ses tekrar sordu: “O ne demek yaaa…”

    Bizimki tekrar: ““Hakkari’de teröristler tarafından vuruldum…”

    Tekrar konuştu şımarık: “Biz sadece Demokrasi gazilerine hastaneye nakil hizmeti veriyoruz.”

    Bizimki kızgın: “Beyefendi, ben felçliyim, nasıl gideceğim. Beni teröristler vurdu…”

    Bu arada yaklaşık 10 dakikalık bir bekleme süresinden sonra, sağa sola sorup geldikten sonra şöyle dedi şımarık: “Yaa… Neyse siz de gazi sayılırsınız, aracı gönderelim seni de alsın bari…”

    Bu şımarıklık, bu pespayelik, bu haddini bilmezlik, insan olmayı bile hak etmiyor…

    Bunu bana anlatan gazi, adını yazmamı istemedi.

    Niye biliyor musunuz?

    Adını yazarsam başına bir iş geleceğine, tedavisinin hiç yapılmayacağına inanıyor…

    Yazıklar olsun hepinize!

     

    TÜRK OLMAK SUÇU

    Nasıl da gururla manşetlerden duyurulmuştu, Cerablus’a giren Türk Ordusu’nu Türkmenler karşıladı…

    Meselenin bir de başka yüzü var. Memleketin her tarafı Suriyeli ya da başka milletlerden mültecilerle dolu… Hepsine toplu taşım araçları bedava, sağlık hizmetleri, ilaç, barınma yardımı, okul hatta üniversite bile sınavsız…

    Daha önce manşetten duyurmuştuk: “Bu memlekette bir de Türkmenler var. Talafer’den, IŞİD zulmünden kaçıp anavatana sığındılar. Hiçbir hakları yok. Duyarlı vatandaşların topladığı yardımlarla yaşıyorlar” diye…

    O günden bugüne bir şey değişmedi.

    Türk olmanın bedelini, kendi memleketlerinde ödedikleri yetmedi, bir de anavatanda ödüyorlar.

     

    SUÇUN KATMERLİSİ

    Çiftçiydi, susam ekmişti. Birden Mısır’dan susam gelmeye başladı. Baktı olmuyor nar ekti. Herkes nar ekmişti, hiç para etmedi… Bir planlayan yoktu… “ Benim halim ne olacak” dedi?

    Mevsimlik orman işçisiydi. Acil rahatsızlandı, sağlık ocağına gitti. Allahtan gündüzdü. Çünkü artık geceleri sağlık ocağında nöbetçi kalmıyordu. Doktor şöyle bir baktı, “ben sana bakamam, bende kayıtlı değilsin” dedi. “Ben tedavi olmak için Mersin’e mi gideyim, zaten buraya ekmek parası için geldim” dedi.

    Çobandı, eski adıyla hasgebe, köyünde yaşıyordu. Köyündeki yol yıllardır yapılmıyordu. Hayvanlarını getirmek ayrı dert, saman taşımak ayrı, anasına avradına söverek bu düzenin, yürümek o köy yolunda… ayrı dertti. “Beni bak gomutan” dedi, “Benim adım Abdil Muti, bu bizim yolu kim yapıvecek?”

    Taksiciydi, Kadriye’de. Her şey dahil sistemi çıktığından beri zaten perişandı. Turist otelden çıkmıyordu, anca hastaneye postaneye… Bir de oto kiralama şirketleri çıkmıştı şimdi… Otellerle anlaşmalı korsan taksicilik yapıyorlardı.  Yasa dışıydı, suçtu, ama kılıfına uyduruyorlardı. Artık hastaneye postaneye de onlar götürüyordu… Son çare kontak kapama eylemi yapmışlardı, “Belediye Başkanının da oto kiralama şirketi var, kimi kime şikâyet edeyim, aç mı kalayım, orman kanunu mu uygulayalım” diye bağırıyordu. Taksici esnafı Dadaloğlu olmuştu, Köroğlu olmuştu da haraminin yolunu kesiyordu…

    Yani, Türk olmak suçtu da bu memlekette yaşayan Türk olmak, suçun katmerlisiydi.

    Bunların hepsini Antalya’da gördüm. Bu hafta yazacağım. Yörük Onbaşı’yı, Çoban Ali’yi ve yolsuz Abdil’i…

     

    VE VAİZ SATTI

    FETÖ müritlerinin birbirlerini satmalarına çok tanık olduk. İtirafçılar, gizli tanıklar, vs… Bunun önüne geçebilmek için Feto bir fetva bile yayınladı ve “bu fırtınalara dayananlara babayiğit demek gerekir” dedi.

    Ama bunu sadece dedi. Kendisi ne hapse atıldı, ne rahatı bozuldu.

    Ve rahatının bozulma olasılığı ortaya çıkar çıkmaz da bütün müritlerini sattı.

    Amerikalı avukatları Michael Campion Miller ve Reid H. Weingarten onu şöyle savunacaklarmış: “Darbe girişiminde bulunanlar arasında Gülen cemaati sempatizanları olabilir, ancak bu ABD’de Gülen’i bu işe dahil olduğu için yeterli bir delil değildir.”

    Atalar sözüdür: Şapı kaynatmayla olur mu şeker… Gerisini siz de bilirsiniz…


    Oktay Yıldırım

    Karikatürler: Tuncay Batıbeki

    25 Eylül 2016’da Aydınlık gazetesinde yayımlanmıştır.


    About Author

    Oktay Yildirim

    Yorum yap

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir