Bundan birkaç yıl önce, Konya’da Süleymancılar tarikatına ait kaçak Kuran kursu yangınında can veren kızları hatırlıyorum. Unutuldu gitti, davası bile sonuçlanmadı. Zavallı kızlar… Saçlarının nasıl alev aldığını hayal ediyordum, öfkem kabarıyordu dağ gibi…

    Adana’da aynısı bir daha yaşandı. Kızlardan birinin belediye işçisi olan babası gözyaşlarıyla, “Devlet yurdu kapandı, oraya göndermeye mecburduk” diye ağlıyordu.
    Biliyorum, bu da unutulup gidecek. Çünkü herkes susacak… Farkında değiliz, bilincimiz yanıyor, vicdanımız kül oluyor o yangınlarda…
    Manisa’da hamile bir kadın, spor yaptığı parkta bir insan müsveddesinin saldırısına uğradığında, kendisini İzmir’de şort giydiği için tekmelenen kadından ayrıştırıyordu: “Üzerimde kapüşonlu bir mont vardı, her yeri kapalıydı, kadın mı erkek mi olduğum bile anlaşılmıyordu.”
    Kocası ise: “Hakkımızı arayacağız” derken ekliyordu: ”Bizim kimseyle kavgamız yok.”
    İşte yine aynı kabullenişi okuyordum. Burnumun kemiği sızlıyordu okurken. Öfkem kabarıyordu dağ gibi…
    Yaşam tarzını beğenmeyenlerin kendisiyle bir kavgası vardı, ama o farkında değildi. O mağdur kadın bile farkında olmadan, “Açık giysem hak etmiş olabilirdim” diyordu. Bilinçaltı konuşuyordu.
    Öfkem kabarıyordu dağ gibi…
    Bir röportaj izliyordum. Sakallı adam, kategori, veri yükleme, navigasyon, enerji, epilepsi, damar tıkanıklığı gibi bilimsel kelimeleri ardı ardına sıralayarak anlatıyordu yaptığı işi… Sedye üzerinde inleyen bir zavallının başında, hepsi doktorlar gibi beyaz önlükler giyinmişti.
    Cin çağırıp, şeytan çıkardıklarını, okunmuş suyla büyü bozup, kayıp eşyaları bulduklarını söylüyordu. İkitelli’de koca hastane kurmuşlardı da: “Biz bu işi merdiven altından çıkarıp kurumsallaştırmaya çalışıyoruz” diyorlardı. Kurumsal cincilik…
    Öfkem kabarıyordu dağ gibi… İkitelli’nin ya da bütün İstanbul’un sessizliğine…
    Kapatıldı, ama yarın başka bir yerde yine açılacaktı. Ortaçağ karanlığı kurumsallaşıyordu adım adım. Bütün toplumu saran bir hastalık gibi…
    Çorum’da bir anne “su geçirmez” diye aldığı ayakkabının su geçirdiğini satıcıya söyleyince azar işitmişti. Kırtasiyeden aldığı test kitabının yanlış çıkan sorularını söyledikten sonra yayınevi yetkilisinden de azar işitmişti. O ayakkabıyı adamın kafasına geçirmemiş, yayınevinin kapısına dayanmamıştı.
    Sosyal medyanın konusu olunca duyuldu.
    Susmayın… Çöpçüyü beklemeden alın yerdeki çöpü.
    Çünkü o yangınlar insanlığımızı yakıyor bilinçaltlarımızda. Ve ilk sesimiz kayboluyor dumanlar arasında. Sustukça ölüyor vicdanımız. Susmaya devam edersek kızının arkasından ağlayan babanın gözyaşları bile söndüremeyecek fikrimizi kül eden bu yangını…
    Susmayın! Öfkem kabarıyor dağ gibi suskunluğunuza. Ses verin ateşler sarmadan her yanımızı… Ses verin!
    NATO KAFA
    Bu başlıkla ne kadar çok yazı yazdık. Çünkü bitmiyorlar…
    En can alıcı dönüm noktalarında belirleniyor saflar.
    Televizyonlarda Avrasya, Şangay İşbirliği Örgütü tartışılıyor ya, “NATO’dan çıkarsak ne olacak halimiz” diye karalar bağlıyor NATO kafalı pusulasızlar. PKK ve FETÖ’nün üzerine yürünürken “demokrasi” çığırtkanlığı yapanlar da aynı kişiler.
    Cumhuriyet devrimleri yapılırken sultana kulluktan kurtulamayanlar hakkında şöyle diyordu Atatürk: “Milli mücadeleye beraber başlayan yolcuların bazıları, milli hayatın bugünkü cumhuriyete ve cumhuriyet kanunlarına kadar uzanan gelişmelerinde, kendi fikir ve ruh kabiliyetlerinin kavrayış sınırları bittikçe, bana karşı direniş ve muhalefete geçmişlerdir.”
    Kafa aynı kafadır. NATO bizi PKK hendeklerine, 15 Temmuz’a ve cemaatler bataklığına getirdi, bugün çıkmaya çalıştığımız yer burasıdır. Bunların kavrayış sınırları da…
    Kuşkusuz, bugün devrimler yapan bir Atatürk yok, ama onun bıraktığı bir yol ve devrime yürüyen bir Türkiye var. O yol, bizi kendi bölgemizde, kendi komşularımızla kurulacak bir ittifaktan başka bir yere götürmüyor.
    NATO kafanın olmazları, itirazları faydasızdır… Tarihin ve coğrafyanın zorunlulukları kendini dayatıyor, ama bugünlerde takınılan tavır da herkesin karnesine yazılıyor.
    SIRTIMI DA KAŞI


    Yeni Şafak’ta haberdi. Ardahan Üniversitesinden bir doçentin sorumluluğunda sınır karakollarımıza Akbaş ve Karabaş cinsi Kangal köpekleri verilecekmiş. Bu köpekler koyun sürülerini çok iyi korudukları için eğitmeye gerek kalmadan hudutları da koruyacakmış. Köpek çiftliğinin sahibine göre “Bu işte bir ticari unsur yokmuş, her şey vatan savunması içinmiş, şu ana kadar 22 köpek yavrusu göndermişler bile…”
    Nutkum tutuldu.
    Bütün ordular, çok çeşitli görevler için köpeklerden yararlanır. Koruması, mayın bulanı, izcisi, narkotikçisi… Birçok çeşidi vardır.
    Ama yukarıda okuduğunuz gibi “sürüyü koruyorsa, hududu da korur” diye saçma sapan bir mantıkla yapılmaz bu işler.
    Bu köpekler bakıcılarıyla birlikte eğitilir, birlikte tayin olur, birlikte görev yapar. Özel koşulları vardır. Bunları yok sayıp yavru köpekle hudut karakolunu koruyacağını zannetmek nasıl izah edilebilir?
    Nasıl koruyacak? Erken uyarı görevi mi yapacak, müdahale görevi mi? Dur deyince duracak mı, git deyince gidecek mi, yoksa kafasına göre mi takılacak? Bu kadar mı uzaklaştınız akıldan, bilimden?
    “Bu kadar cehalet nasıl olur da devlet desteği bulur” demeyin, bir delinin kuyuya attığı taşı, kırk bin akıllının çıkarmaya çalıştığı günler yaşıyoruz.
    KIBRIS’IN SON NEFESİ

    Genç Türkiye Cumhuriyeti dünyadaki ekonomik krizin etkileriyle boğuşurken başladı ilk ENOSİS isyanı. Kanlı olayların BM gündemine taşınması 1954 yılını buldu.
    Emperyalizm barış adı altında adadaki Türk varlığını bitirmek ve milli mücadelemiz sayesinde yarım kalan işi tamamlamak için çalışıyordu: Anadolu’ya hâkim olmak. Çünkü Kıbrıs Anadolu’nun kilidiydi. Atatürk uyarmıştı, “Bu ada düşman elindeyse ikmal yollarınız kapanmış demektir.”
    Rum ırkçı terör örgütü EOKA ile etnik temizliğe başladığında Türk milletinin nefsi müdafaası TMT’nin ellerindeydi ve onun TMT içindeki kod adı Toros’tu.
    Bir yandan Rum katliamları, diğer yandan diplomatik tuzaklarla mücadele ettiler. Konferanslar, zirve görüşmeleri birbirini izledi. Bu yıllarda ODTÜ’de batı tipi solculuk oyunuyla büyütülen bir çocuk serpiliyordu.
    Kıbrıs Barış Harekâtı ile adadaki Türk varlığı güvence altına alınıncaya kadar Toros hem dağlarda hem de diplomasi masalarında vatan savunması yaptı. Çünkü egemenlik kimseye demokrasi gereğidir diye ya da oylamayla verilmezdi, silah kuvvetiyle alınır ve öyle korunurdu. Rauf Denktaş’tı O… “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunu dünya ve tarih önünde ilan ediyorum” dediği o tarihi konuşmayı bu mücadele sonunda yapmıştı.
    Ama Batı’nın çabası bitmedi. BM sekreterlerinin özel göreviydi Kıbrıs. Gali’si gitti Annan’ı geldi. Hesap hep aynıydı. ODTÜ’lü sahte solcu ise Annan’ın aparatı olarak “yes be annem” kampanyasının başındaydı.
    Son nefesine kadar mücadele eden Denktaş, bir gün bir hastane odasında “Hristofyaaaas” diye bağırdı. Sonra etrafındakilere döndü ve Rum liderlerini kast ederek “Söyleyin onlara burası bağımsız bir cumhuriyettir” dedi. Toros’un solunum cihazına bağlanmadan önceki son sözleriydi bunlar.
    Şimdi onun koltuğunda Mustafa Akıncı diye bir adam var. ODTÜ’de okutulup, AB ödülleriyle semirtilen o sahte solcu… Kıbrıs’ın son nefesini pazarlıyor Batı’ya… Toprak veriyor, yerleşim hakkı veriyor, egemenlik veriyor, bir damla ter dökmediği savaşta akıtılan kanları veriyor bedavaya…
    Denktaş’ın Hristofyas’a seslendiği gibi sesleniyorum ona: Mustafa Akıncı! Kıbrıs, bağımsız bir Türk devletidir, unutursan hatırlatırız!

    11 Aralık 2016’da Aydınlık gazetesinde yayımlanmıştır.
    About Author

    Oktay Yildirim

    Önceki

    Yorum yap

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir